Türkiye Soluna Dair

bozukk-duzen
facebooktwittergoogle_plusmail

Sercan Polat (8 Ocak 2017)

 

Yeni yıla girerken bizlerin tek bir temennisi vardı o da “Analar ağlamasın” idi. Türkiye’de hepimiz istisnasız biliyor ve görüyoruz ki, işler hiç de iyiye gitmiyor. “Ananı da al git” diyenler Orta Doğu bataklığına ülkeyi iyice gömdüler ve analar ağlamaya devam ediyor. Patlayan bombalar, masum insanların ölümleri hiç bitmeyecek gibi devam ediyor ve alışıyoruz, alıştırıyorlar. Asgari ücret zamları, döviz kuru artışı ile Türk lirasının değer kaybetmesi, kadın cinayetleri, çocuk istismarları tabi ki havuz medyasında gündeme dahi getirilmiyor. İzmir’in dağlarında artık bombalar açıyor ve bu Cumhuriyetin bağrına bastığı öksüz çocuklar gerici yobazlar tarafından istismara uğruyor. Ülkeyi yönetemeyenler, başkanlık telaşına düşmüşken, iç savaş çığırtkanlığı yaparken bu ülkenin aydınları, solcuları, Atatürkçüleri laiklik diye, şeriat geliyor diye hatta ve hatta satranç diye tutturmuş gidiyorlar. Don Kişot gibi yel değirmenleriyle savaşıyoruz adeta. Bizler açısından hayati öneme sahip olan laiklik tartışmasını bir kenara bırakırsak, hükmedemeyen hükümetin, medyasının ve şarlatanlarının belirlediği suni gündemi tartışmak yıllardır ne sola ne ülkeye ne de halka hiçbir kazanç sağlamamıştır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu şu zor zamanlarda, demokrasiye, barışa, adalete ve kalkınmaya hasret, her geçen gün daha da fazla artmaktadır. AKP iktidarsızlığının ülkeyi getirdiği uçurum, Orta Doğu çıkmazındaki Türkiye’nin aktif rol almak isteyişi, komşularla sıfır sorun olarak başladıkları yolda sorunsuz komşunun kalmadığı dış politika… Ülkenin komşularıyla gerilimleri dışında, kendi içerisinde de her geçen gün gelen patlama, çatışma haberleri Türkiye’nin iç savaşa nasıl sürüklendiğinin açık göstergesidir. Siyasi kararların ve yönetimin ne kadar önemli olduğunu anlatmak için aslında birçok örnek verilebilir. Asıl sorun şudur ki Türkiye’de uygulanmaya çalışılan, uygulanan politikalara baktığımızda ve gördüğümüzde, işlerin hiçte yolunda gitmediği ve yıllardır tek başına iktidar olan bir partinin bu işi beceremediği olacaktır. Siyasete katılımı azaltarak, özellikle gençler üzerinde apolitik bir nesil oluşturma, gençlerin enerji, ilgi ve motivasyonunu farklı yerlere kanalize etmek, ülke geleceğine vurulan en büyük darbelerdendir. Apolitik olarak yaşayan ve kendisine yaratılan suni gündemlerle meşgul olan ülkemiz gençliği, siyaseti kirli bir oyun olarak görmekte, kavramı rant ve çıkar çarklarıyla beraber düşünmektedir. Doğal olarak politika diye de adlandırılan, kirli siyaset unsurları gençlerin ya ilgisini çekmiyor ya da bunun da düzeltilmesi için mücadele gerektirdiğinden mücadele başlamadan bitiyordu. Bunların dışında mücadele eden gençlerde hukuksuz ve adaletsiz bir biçimde susturulmaya çalışılıyor, gelecekleri karartılıyor. Ancak siyaset felsefesine baktığımızda, etimolojik olarak siyaset kelimesi Arapça “Seyis” kelimesinden gelmektedir. Seyis, seyislik at bakıcısı ve ya at terbiyecisi olarak tanımlanabilir. Türk toplumunda özellikle atların tarihsel süreçte de ne kadar değer verilen bir canlı olduğu aşikârdır. Halkı asil olarak görülen, değer olgularından sayılan ata benzetmek, atı herkesin terbiye edemeyeceğini de bir kez daha göstermektedir.

Toplum psikolojisine bakarsak ve incelersek, aslında 3.Dünya ülkeleri çok basit düşünmekte, siyasi partileri spor takımı tutar gibi tutmakta ve ilk mağlubiyette çil yavrusu gibi dağılmaktadırlar. Ancak şu da bir gerçektir ki Türkiye gibi gelişemeyen ve her geçen gün daha kötüye giden ülkelerde mağdur edebiyatı da en ufak bir kıvılcımda Yavuz’un sırtında çıkan çıban gibi büyümektedir.

Şunu söylemek çok doğru bir tanım olacaktır ki, o da her toplum kendi diktatörünü yaratmaktadır. Diktatörlük aşamasına gelene kadar bu ülkenin aydınları, solcuları mücadele alanını farklı noktalara taşıyamadı. Farklı noktalardan kastım bu ülkenin samimi dindarları, gerçek vatanperverleri, işçileri, gençleri ve kadınlarıdır. Bir siyasi akım, parti, stk, gençlik yapılanması düşünün; halka kendini anlatamamakta, kitle iletişim araçlarını yıllardır kuramamakta ve algıyı yıkamamaktadır.

Bu ülke, kendisine seküler-laik diyerek, rakı sofralarından pavyonlardan halkın değerlerini aşağılayanları da çokça gördü. Bu ülke gardrop Atatürkçülerinin Atatürk’ün değerlerine, Cumhuriyetine, gençlerine en fazla zararı verdiğini de gördü. Bu ülke yine bireysel özgürlüklerinin peşine düşenlerin sol mücadele kurumları, kuruluşları içerisinde fazlasıyla yer aldığını da gördü.

Sorun çok, yürümemiz gereken yol uzun ve yükümüz çok ağır. Yıllardır sorunları konuşmaktan çözüme ulaşacak hiçbir noktaya dokunamamak bu ülkenin kaygısına düşmüş herkesin ortak sorunu olmuştur. Bu ülkenin gerçeklerini göz ardı etmek, bizlere hiç bir şey kazandırmadığı gibi sürekli olarak kaybettirmektedir.
Öncelikle kendimizi halka anlatamama noktasında, halkçı-devrimci bir duruş sergilememiz gerekmektedir. Halkın çocuklarıyla halkın arasındaki bu barikatları kaldırmak, halkın değerlerine saygı duymak ve halkı olduğu gibi kabul etmek gerekmektedir. Gerekmektedir diyorum çünkü gerçek ne ise devrimci odur. Bu konuyla ilgili Kazım Koyuncunun sevdiğim bir sözü de şöyledir. “Devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın. Yürüyüşün farklı olur. Bakkala, manava başka türlü davranırsın. Bunun için sana kimse puan yazmaz tabii; ama anlarlar. Orada birisi farklı yürüyordur.”

Bunun yanında her koşulda davası için öleceklerini belirten siyasetçilerin canını vermek yerine, alkol masalarından, pavyon köşelerinden feragat edip halkın içlerinde olmasını, birinci ağızdan gerçekten halkın temsilcisi olarak, halkın çocukları ile aynı yolda yürümeleri kafi gelmektedir.
Yaratılan suni gündemlerle alakalı da bu ülkenin esas sorunlarını es geçmemek, kamuoyunu meşgul etmemek ve bildiğimiz şeyleri ısrarla ve defalarca söylemek gerekmektedir.

Yine başka bir durum da, sağ kesimin yıllardır oluşturduğu algıyı yıkmak için medya hayati bir önem taşımaktadır. Sol mücadele yıllarca sokak duvarlarında “Duvarlar devrimcilerin matbaasıdır” algısı ile anca yer bulabildi. Yasama, Yürütme, Yargıdan sonra demokrasilerde en büyük güç bildiğimiz gibi medyadır. Çok kısa örnek verecek olursak, hepimiz İtalya’da
Silvio Berlusconi örneğini biliyoruz. Silvio Berlusconi İtalya medya patronluğu sayesinde başbakanlık yapmış, yıllarca ülkesini bu şekilde yönetmiştir. Yine Akp düşük bir oy oranı ile iktidara geldiğinde karşısında yer alan medyayı zamanla tekeline toplamış ve kendisine bir toplum yaratmıştı. Ve bu toplumu kullanarak icraatlarını kendince meşru bir zemine dayandırdı. Hem algıları kırmak hem de algıları yönetmek açısından meydanın aktif olarak kullanılması zaruri bir ihtiyaçtır.

Mağduriyet konusuna da gelecek olursak, Kenan Evren ve onun gibilerin kendini Atatürkçü olarak tanımlaması ve yaptığı katliam ve anti-demokratik uygulamaları Atatürk’e dayandırmaları yine Atatürk ve gerçek Atatürkçülere en büyük zararı vermiştir. İlerleyen süreçlerde yukarıda da bahsettiğim gibi bu ülkeyi güzel kılan tüm değerler aşağılandı, dışlandı ve yok sayıldı. Mağdurlar da bir şekilde kendi mücadelesini ortaya koydular ve kendilerince farklı yollarda yürüdüler.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum; Atatürkçü, sol, sosyalist insanların artık üzerindeki ölü toprağından kurtulması ve bu doğrultuda hareket etmesi gerekmektedir. Bu da ortak bir hedef, ideolojik bir hat ve pratikler ile mevcuttur. Bozuk düzen yıkılacak, Halkçı düzen kurulacak. Ya olacak ya olacak!

 

 

 

Yazı halkci.org için yazılmıştır. Yazıda kullanılan ana görsel için HAGED arşivinden yararlanılmıştır…