Tag Archives: sol

CHP’ye Saldırmanın Vermiş Olduğu Tarihsel Dayanılmaz Rahatlık Üzerine

chp-amblem
facebooktwittergoogle_plusmail

Dinçer Mendillioğlu (02 Kasım 2016)

 

Yazıya başlamadan önce, yakınlarda hayatını kanser hastalığı karşısında yitiren büyük oyuncu Tarık Akan’ı saygıyla anıyorum. Ayrıca usta isme ölümünün ardından atfedilenlerin ve son günlerde Lozan Antlaşmasının tartıştırılmasının analojisi ile yazı arasında bağ kurulmasını temenni ediyorum.

 

Sosyal medya ve pek çok yerde Tarık Akan’ın ölümü ile, Kemalist ideolojinin tarihten silinmesine dair yapılan mesnetsiz birleştirme, benzeştirme çabasına dair dikkat çekmek gerekiyor. Daha da vahimi yürütülen tartışmalar içerisinde, Komünist Enternasyonal’in kapılarına kadar dayandırmaları özne ve nesne arasındaki diyalektik bağı tamamıyla ortadan kaldırmaktadır. Toplumsal samimiyet adına söylenilen birçok sözün, burada nasıl bir ideolojik hezeyana dönüştüğünü görmek gerekir. Tarık Akan’ın  oyuncu olması ya da bir başka özelliği değildir konu. Konu burada beslendiği tarihsel kimlik ve o tarihin getirdiği sorumluluktur. Işte resmi ideoloji dedikleri birikime saldırmak, ancak tarihsel var oluşu yok saymakla mümkündür. Bir çırpıda ülkenin kurucu değerlerini yok sayıp, katliamcı bir hayatı meşrulaştıran insanlar topluluğuymuşuz ve Tarık Akan’da bunun bir parçasıymış gibi gösterilmekte yatan gerçek, tam da o tarihsel birikimin yok sayımasıdır. Cumhuriyete, lakin darbe ve Cuntaların Cumhuriyetine değil, halkın kendi iradesiyle sahip çıkılan değerlerin Cumhuriyeti aynı yoğurdun mayası gibi göstermek ve hepsini bir torbaya atıp buna “ resmi ideoloji “ demek, başka bir dünyanın önünü tıkamaktır. Çünkü fikriyata hasıl olunan amaç, kendi kitle ve dinamikleri üzerindeki ömürlük hak iddiasını meşru kılmaktır. Bu durum da ancak ve ancak kurucu Cumhuriyet ile, darbe anayasaları ve faşist rejimlerin getirdiği Anti-Demokratik Devlet yapısını aynı göstermekten geçmektedir. Hayata geçirilen ya da düğmeye basılıp sergilenen oyun, tam da yeni dönem düşünmeyen, tartışmayan, sorgulamayan tek kutuplu toplum algısının vücut bulma halidir. Önerilen model “tek tip insandır”. Ve bu tek tipleşme karşısında olan herkes ise potansiyel düşmandır. Bu basit bölme ve kutuplara ayırma senaryosu oldukça başarılıdır.

Devamını oku

İslam ve Sol

börklüce-mustafa-300x200
facebooktwittergoogle_plusmail

Sercan Polat – (18 Ağustos 2016)

 

Bu yazının temel hatlarını öncesinde belirterek ve bu doğrultuda değerlendirilmesi gerektiğini önererek; hassasiyet, özen ve itina ile değerlendirilmesi gereken konu ve konular olduğunu, net bir anlam çıkmasının zor ve kişilere göre değişik yorumlanabileceğini ifade etmek istiyorum.


Bilinen 50 bin yıllık insanlık tarihinde dinler, siyasi görüşler, kanunlar ve yasalar; insanların toplumsal anlamda kalkınmasını, adaletin uygulanmasını, belirli bir düzende işlemesini sağlamak amaçlı ve daha çoğaltabileceğimiz birçok gerekçe ile var olmuş, bunu sürdürmeye çalışmışlardır.


Din konusu çok kapsamlı bir başlık olması itibari ile Türkiye yerelinde, İslam dininin temel hatları üzerinden değerlendirme yapılması daha sağlıklıdır. Semavi dinlerden sonuncusu ve tamamlayıcı din olarak görülen İslam dini, Hz. Muhammed’in peygamberliği ile dünya da ve özellikle Ortadoğu’da varlığını sürdürmüş, dogma olarak değerlendirilen dini ve kuralları uygulamıştır. Temel bir takım esaslar vardır ki, bunlardan en önemlisi, bir dinin nasıl yaşanması gerektiğini anlatan, uygulayan ve o dini yaymaya çalışan Peygamberin yani İslam dini için Hz. Muhammed’in bulunduğu dönemdeki yaşantısına bakmak, toplumsal sorunlara ve düzene ne gibi müdahale ettiğini bilmektir. Klasik İslam Fıkhında Siyer olarak geçen, Peygamberin hayatının hikâyesi, yaşam biçimini de iyi bilmek bu konuda üzerinde özenle durulması gereken konudur.


Siyasi görüş olarak ise Sosyalizmi değerlendirmek günümüz konjonktüründe sol adına iyi bir konu olacaktır. Sosyalizm bilindiği üzere ortak mülkiyet kavramının ön planda olduğu, insanca ve hakça düzeni savunan, özel mülkiyet ve serbest piyasanın karşısında konumlanan, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasının zorunluluğunu belirten genel hatları ile ekonomik bir sistem, ideolojidir.


Din olduğunun dışında bir uygulamaya gitmesi, hurafelerin din olarak yorumlanması yanlış bir din anlayışına ve yaşantısına neden olmuştur, olmaktadır. Karl Marx’ın din konusunda görüşlerini hepimiz bilmekle birlikle, adeta cımbızlanan ve manipüle edilen söylem olan “Din halkların afyonudur” ibaresidir. Ancak din konusunda Marx bir otorite değildir. Hangi din olduğuna bakmaksızın tüm dini görüşleri toplumda baskı aracı olarak gören Marx yine şu cümleleri de kurabilmiştir.
 “Din mutsuzluklar altında ezilen yaratığın son nefesi, kalpsiz bir dünyanın şefkati, ruhsuz bir çağın ruhudur. Din toplumun afyonudur.” Dini hangi yönleriyle afyon olarak gördüğü ve ya göreceği yazının devamında verilen örnekler ile anlatılacaktır. Ancak Marx’ın söylem ve ifadeleriyle alakası yoktur. Değişen ve değişmekte olan dünya toplumunda yarına daha umutlu bakabilmenin tek ümidi olan dindir. Anlamını yitirmiş ve ya anlamsız gelen bir dünyanın ruhu ve şefkatidir. Dinin afyon yönünü örnek verirken sürekli akla gelen Hasan Sabbah ve kurduğu örgüt olan Haşşaşilerdir. Ancak bu basit ve sığ kalmakta, gerçeği tam olarak yansıtamamaktadır.


İnsanı temel alan konularda özellikle düşünce hatlarında insanların nasıl konumlandırıldığına bakmak, sağlam şekilde yol almamızı sağlayacaktır. Kapitalizmin Babası olarak değerlendirilen, Adam Smith “ İnsanların doğasında (özünde) aç gözlülük ve bencillik yatmaktadır ve bunu harekete geçirmeliyiz” demiş ve bu doğrultuda düşünce ve kuramlarına devam etmiştir. Kapitalizm olgusunda harekete geçirilmesi gereken aç gözlülük ve bencillik, İslam dinince kesinlikle yasaklanmış, karşısında durulmuştur. Cemaat olarak ifade edilen topluluk, Cem kelimesinden yani toplanma, birlik olma teriminden türemektedir. Bencilliğe karşı beraberliği (kolektif), aç gözlülüğe karşı paylaşmayı (infak) insanlara zorunlu kılar.


Ekonomik olarak ve ya etnik kimlik üzerinden oluşan sınıfların koruyuculuğunu yapan, ezilenleri susturan ve haline şükrettiren din, Afyon dinidir. İnsanları uyuşturan ve mevcut sisteme başkaldırıyı yasaklayandır.
Peygamberlerin tümüne bir bakın, saf ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan ilk çıkışlarında hepsinin yaptığı ilk iş, mevcut tuğyana ve kötülüğe karşı çıkmaları ve Allah’ın kanunlarının tecellisi olan kâinattaki kanunlara itaat etmeye çağrıda bulunmalarıdır.1Mesela Musa’ya bir bakın, O, üç sembole karşı çıkmıştır: Zamanın en zengini olan Karun, şirk dininin en büyük dinî lideri olan Bel’am-i Ba’ur ve en büyük siyasî otorite olan Firavun. Musa bu üç sembole mi karşı çıktı, yoksa statükoya mı? O zaman statüko neydi? O zamanki statüko, azınlıkta olan Sebtî ırkının, Kıptîlerin baskısı altındaki yaşamalarıydı. Musa’nın mücadelesi, Kıptî ırkının üstünlüğüne dayanan ırkçılığa ve bir ırkın, diğer ırkın esareti ve zilleti altında yaşamasına karşı çıkmaktı. Onun hedefi ve ideali, tutsak olan bir kavmi, doğru yola getirmek ve inanç temelinde kurulmuş, tağuta tapınılmayan ve tevhid dininin gerektirdiği toplumsal birliğe sahip olan bir toplum kurabilmek için o kavmi, vadedilmiş olan yere hicret ettirip yerleştirmekti. Ali Şeriati’nin ifadeleriyle Şirk dininin temeli, bir grup insanı zenginleştiren, diğerlerini ise fakir bırakan ekonomik anlayıştır. Bu ekonomik sistem, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için dine ihtiyaç duymaktadır. Zira din kadar insanları kendiliklerinden boyun eğmeye sevk eden güçlü hiçbir etken yoktur. Bu görevi daima, şirk dini, statükoyu muhafaza ederek yerine getirmiştir. Şirk dini bu görevi iki şekilde yapmıştır:

1-İnsanlara, egemen güç ve aileler sayısınca tanrı inancını aşılayarak…

2-Kendine mensup olan egemen sınıfa, alt tabakadaki insanlara karşı imtiyazlar sağlamak ve bu imtiyazları tarih boyunca muhafaza etmek suretiyle.

Bunun yanında dinin afyon yani uyuşturucu yanına dair; Din karşıtlarının da söylediği gibi, şirk dininin ana unsurları, cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmaktır. Din karşıtlarının bu değerlendirmesi, hak din için değil, şirk dini için doğrudur. Doğru olan bir şey daha vardır ki, o da şirk dininin, zillet, sıkıntı, çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri, ataları ve çocukları için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevini görmesidir. Durum bu şekilde ifade edilebilir.


Günümüz de özellikle Türkiye’de ekonomik olarak somut bir örnek vermek gerekirse, asgari ücret safsatası hala yürürlükte olup, yoksulluk ve açlık sınırının çok çok altındadır. Asgari ücret tarihsel olarak ilk kez İngiliz sömürge sisteminde ortaya çıkmış, sömürülen ülkelerde yine o ülkenin yerli halkı kullanılmış ve yerli işbirlikçiler ile sömürü devam etmiştir. Bu süreçte iş veren adı altında İngiliz sömürgeciler olayı gittikçe abartmış, adeta köle gibi karın tokluğuna çalışan sözde işçileri sömürmekte bir süreç sonra zorlanmaya başlamışlardır. Bunun akabinde bir başkaldırının gelmesi ihtimaline karşın belli ücret altında işçi çalıştırılması yasaklanmış ve buna asgari ücret denmiştir. Ülkemizde yaklaşık 15 milyon insanın asgari ücretle çalıştığını varsayar isek ve asgari ücretin tarihsel gelişimine bakar isek günümüzde köleliğin hala devam ettiğini görmek çok zor olmamaktadır. Ekonomik yaşamın dışında toplumsal alanda da adeta köle olarak yaşayan, kula kulluk etmeye mecbur bırakılan, dünyanın her yerinde bu sistemden şikayetçi milyonlar (belki de milyarlar) mevcuttur. İslam dininden bahsettiğimiz için köleliğin bu dince yasaklandığını “fekku ragabe” (kölelere özgürlük) şiarı ile destekleyebiliriz. İslam tıpkı Sosyalizm de olduğu gibi emek sömürüsünü ve kula kulluğu kesinlikle reddeder. Bir emekçinin hakkını alın teri kurumadan verin diyen İslam Peygamberi Hz. Muhammed’dir. Yine bir başka yaşanmış olay şöyledir. Peygamber ve sahabesi bir savaştan dönmüş; Medine halkı da onları karşılamaya çıkmıştı. Peygamber ve mücahitler, Medine şehrinde kendilerini karşılayanlarla görüşmeye başlamıştı. Peygamber, tokalaştığı bir adamın ellerinin nasırlı olduğunu fark etmiş ve hayrete düşmüştü. “Ne iş yaparsın” dedi Peygamber. “Hurma işiyle uğraşıyorum” dedi adam. “Toprağı belliyordum biraz önce. Sizin geldiğinizi duydum ve karşılamaya geldim.” Peygamber adamın iki elini de tutup havaya kaldırdı. Büyük bir heyecan içindeydi. Adamın elleri, halkın ve mücahitlerin karşısında bir bayrak gibi yukarı dikilmişti. “Bu eller hiç bir zaman ateş görmeyecek.” dedi Peygamber. Ve sonra eğildi, o elleri öptü. Peygamber sadece iki eli öpmüştür: Biri kadın, biri işçi.


İşte çalışmanın İslam’daki kutsallığı ve emekçiye gösterilen saygı. Oysa hem kadın, hem de işçi bütün düzen, uygarlık ve kültürde zillet, hakaret ve yoksulluğun alabildiğine üzerinde odaklaştığı insan simalarıdır. Bunların elini öpmek! İşte her yerde horlanan bu insanların elini öpen İslam Peygamberi.

Kuranda geçen bahçe sahipleri kıssası ve en başta Bakara 219. Ayetin içinde geçen şu cümleden ” Bir de ne bağışlayacaklarını soruyorlar.(İnfak) Deki İhtiyaçtan fazlasını.” İnsanların ihtiyacı kadarını almasını ve fazlasını paylaşması gerektiğini görüyoruz. Sosyalizm de bu noktada benzer hedefleri barındırır.

Tarih ve din yüzlerce, binlerce yıldır hep sömüren, egemen kültürüne göre uygulanmaya çalışılmış, yorumlanmıştır. Şeyh Bedreddin bu örneklerden birisidir. Egemen güçler Şeyh Bedreddin’i bir asi, isyancı olarak göstermiştir. Şeyh Bedreddin’in “Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir? söylemi kendisinin ölüm fermanı olmuş, ancak ilkel bir şekilde de olsa komünal bir yaşamı savunmuştur. Bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Kuran’ı Kerim de geçen putlar Lat, Uzza, Menat’tır. Lat; Mutlak otoriteyi temsil etmektedir. Uzza; Güç, kuvvet anlamına gelmektedir. Menat ise, para demektir. Durum böyle olunca günümüzde putların yaşayıp yaşamadığına siz karar verin. İnsanca bir yaşam, ortak mülkiyet, hakça bir düzen için sosyalizm günümüz siyasi programlarının en ilericisi ve karanlık, köhne, kokuşmuş kapitalist dünyamızın çıkış noktasıdır. Sosyalizm ve İslam birbiriyle aynıdır ve ya birbirini kapsar demiyorum. Ancak ekonomik anlamda bakıldığında ve değerler bütünüyle mukayese de birbirine çok benzemektedir. Türkiye ve Türkiye gibi 3.Dünya ülkelerinde dinsel, tarihsel ve etnik siyaseti temelinde var olan düzen ancak egemenlerin oluşturduğu suni tarih, din algısının doğru yorumlanıp, Kâbe’deki putların parçalanması gibi parçalanmalı yani insanlığın sınıfsız, sınırsız, birbirleriyle kardeşçe yaşadığı, açlık ve sefaletin olmadığı bir öze dönüşü sağlanmalıdır.

1 Şeriati Ali, 2014, Dine Karşı Din, Ankara, Fecr Yayınları

Yazı halkci.org için hazırlanmıştır. Kullanılan görsel için kiyiegegazetesi.com internet sitesinden yararlanılmıştır.

Halkçılık Nedir? -3

126-1
facebooktwittergoogle_plusmail

paracomandante – (25 Mayıs 2016)

Bu serinin birinci bölümünde, Türkiye’deki cumhuriyet devriminin (1792 devriminin de olduğu gibi) burjuva değil halkçı bir karaktere sahip olduğunu; ikinci bölümünde yerel bir ilerici adımın global anti-kapitalist direnişe nasıl dahil olabildiğini Marx’ın ortaya koyduğu çeşitli tezler vasıtasıyla anlatmaya çalışmıştım. Bu bağlamda temel ve hala güncel bir soru gündeme gelmişti. Ne yaptığımızı bildiğimizde yani ideoloji perdesini araladığımızda mı kapitalizme karşı direnmeye başlarız, yoksa ne yaptığımızı bilmesek de böylesi bir harekete dahil olabilir miyiz? Bu noktada iki eğilimden söz etmiştim: ilki, bir ilerici hareketin kurduğu sınıfsal cepheyi, yani barikatların niteliğini algılayamayarak, ideoloji perdesinin aralanmasını ve işçilerle burjuvazinin soyut bir savaşını talep eden uç sol eğilimlerdir, bu eğilim hem ideoloji perdesinin aralanmasını, yani yanılsamanın arkasındaki esas gerçeği bulmayı ister, hem de yanı başında sürmekte olan savaşın niteliğini algılamakta yetersiz kalır, hem araştırır hem kördür. İkinci eğilim ise tüm barikatların kaldırılmasını ve tam bir özgürlükçülük, tam bir anarşizm talep eden sol liberal siyasettir. Bu eğilim barikatları kaldırdığında ise neler olduğunu biliyoruz, toplumsal sahaya doluşan ırkçı ve dinci eğilimler, her türlü gericilik ve elbette bunu takip eden neoliberal talan. Özetle ilki, antagonizmanın niteliğini algılayamaz, ikincisi ise antagonizma değil salt agonizma talep eder. İkisi de kurulan ilerici harekete eş ölçüde zararlıdır. Bir örnek vermek gerekirse, neoliberal çete cumhuriyetçi barikata saldırırken, ilki barikatı terk edip daha dar başka bir antagonizma talep eder ve ikincisi tüm barikatların kaldırılmasını talep eder. İkisi de görünüşte sol siyaset içindedir, ancak ikisi de nihayetinde sınıfa değil doktrine döner, doktrinci eğilimlerdir bunlar özetle. Devamını oku

Avrupa’nın Yıpranan Demokrasisi : Colin Crouch ile Soru & Cevap

Reclaim the commons
facebooktwittergoogle_plusmail

Colin Crouch – RoarMag (22 Aralık 2015) 

 

Colin Crouch İngiltere’nin ve Avrupa’nın önde gelen toplum ve siyaset bilimcilerinden biridir. 2000 yılında, kendisi uzmanlar tarafından Avrupa’nın mevcut durumunu ve süregelen borç krizini adlandırmakta kullandığını post-demokrasi terimini ortaya atmıştır.

Geçtiğimiz aylarda, Profesör Crouch, Avrupa Üniversite Enstitüsü bünyesinde yer alan “Toplumsal Hareketlerde Marksizm” çalışma grubunun düzenlediği bir seminerde Alman sosyolog Wolfgang Streeck ile birlikte bir söyleşiye katıldı. Profesor Streeck ile yapılan soru-cevap şeklindeki röportaja da buradan ulaşabilirsiniz.

Ropörtajı organize ettikleri için Eliska Drapalova ve Lorenza Cini’ye teşekkürler.

 

Profesör Crouch, “post-demokrasi” terimini ortaya attığınızdan beri 15 yıl geçti.Tezinizin geçerliliğini Avrupa’daki borç krizini göz önünde bulundurarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Post demokrasiye olan uzun süreli eğilimin post demokratik bir duruma dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?

 

Sivil toplumun halen savaşma kapasitesi mevcut, bu yüzden post Demokrasi yolunda oldukça ilerlememize rağmen tam olarak bir “ seviyeye” ulaşmış sayılmayız.Yunan krizinin sonuçları bize hala demokrasinin sistemi sarsma kapasitesi olup olmadığını gösterecek.

Kitabımı yazdığımdan beri, bankaların ekonomimiz için önemini ortaya koyan , diğer toplumsal ve ekonomik alanların bankacılık sektörüne boyun eğmek durumunda olduğunu gösteren ilk Anglo-Amerikan finansal krizimizi yaşadık.Daha sonra da Avro krizinin özellikle Yunan krizinin nasıl anti-demokratik yollar ile ele alındığına şahit olduk.

Önümüzde ise daha korkutucu olarak, Avrupa ve Kuzey Amerika demokrasilerinin küresel kapitalizmi kontrol altında tutmak için edindikleri kazanımları yok edecek Transatlantik Ticari ve Yatırım Ortaklığı (Transatlantic Trade and Investment Partnership – TTIP) duruyor.Bunlar demokrasi için kara günler, ve maalesef Avrupa Birliği bu yıkımda başrolü oynuyor.

 

Geçtiğimiz yıllarda demokrasi arayışındaki popüler akımlarda ve toplumsal hareketlerde gözle görülür bir artış yaşandı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ? Post demokrasiye karşı Polanyian (Karl Polanyi) karşı hareketinin ayak sesleri olarak görülmeli mi?

 

Evet bu konuda ben de size katılıyorum. Bu protestolar sadece Polanyian hareketi gibi durmuyor, sanki toplumsal protestoların genellikle herhangi bir stratejik bilinci olmayan, çekimserliğin biraz fazlası küçük çaplı hareketlerle görüldüğü 18. Yüzyıl sonuna geri dönmüş gibiyiz.

20. yüzyılın sendikalar gibi büyük demokrasi kuruluşlarının bu tip hareketlerde çok küçük roller oynamaları maalesef üzücü.Geriye doğru gidiyor gibiyiz.Ayrıca bu hareketlerin derinlerinde bizi ileriden ziyade istenmeyen bir geçmişe götürecek ırkçı nasyonalist hareketler mevcut.

 

Protestocuların “şikayet listelerinin” başında yer alan diğer bir konu da “yolsuzluk”. Yakın zamanda politik liderlerin de yer aldığı büyük çapta pek çok yolsuzluk skandalı yaşandı. Bu yolsuzluklar post-demokrasiye olan bir eğilim olarak görülebilir mi?

 

Tüm yolsuzluklar post demokrasi demek değildir. Bazıları demokrasi öncesidir , demokrasi içerisinde her zaman yolsuzluklar olmuştur. Ancak açıkça bugün yaşadığımız büyük çaplı eşitsizlik ve onu almak için herşeyi yapabileceklerin önünde bulunan sermaye baştan çıkarıcı bir rol üstleniyor.

 

Ayrıca şirketlerin ve politik elitlerin birbirine geçtiği konusunda da haklısınız. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesindeki artış, kamu ve özel sektör arasında özellikle de eski kamu görevlilerinin tecrübeleri aracılığıyla bir ödül olarak bu firmalara transfer edilip yeni bir kariyer sahibi olmaları gibi kirli pazarlıklara yol açabiliyor.

 

Önceki kitabınız “Neoliberalizmin Garip Ölmezliği”nde gözlemlediğiniz gibi, neoliberalizm kendisinin krizler karşısında çabuk toparlandığını kanıtlıyor. Ufukta bir değişim görüyor musunuz? Hangi siyasi kuvvetler ya da varsa alternatif fikir türleri neoliberalizmin yerini alabilir?

 

Neoliberalizmin alternatifleri elbette vardır, sadece bu alternatiflerin sosyal yüklenicileri eksiktir. Sendikaların yeniden canlanması en büyük şansımız olacaktır, özellikle bu sendikal üyelikler gittikçe feminen bir yapıya büründükçe. Kadınlar erkeklere nazaran hayatın finanslaşması ve toplumsal yurttaşlığın azalmasının yarattığı yıkıma karşı daha takdire şayandır.

Bunun ötesinde daha acı bir tarafı var ki neoliberalizm sosyal demokrasiye karşı savaşında genellikle ırkçı hareketlerden destek görüyor. Bu hareketler sol kanat protestoları bertaraf etmek için işine yarayabilir ancak bu hareketlerin güçlü sosyal politikalara ihtiyacı vardır ve neoliberalizmin küreselleşme projesine muhaliftirler.

Şu dönemde, Danimarka ve Norveç örneklerinin gösterdiği üzere orta kesim muhafazakarlar ve neoliberaller orta sol yerine aşırı sağ ile çalışmaktan daha mutlu görünüyor. Fakat bu tür ortaklıklarda çelişkiler son derece kuvvetlidir ve mevcut durumda Avusturya ve Hollanda’da olduğu gibi kendini oldukça kararsız şekilde ortaya çıkarabilir.

 

Son kitabınızda ayrıca feminizmin post-demokrasi ile mücadeledeki rolünü tartışıyorsunuz. Bu cinsiyetin bu konuda önemsiz olduğunu söyleyen önceki bazı çalışmalarınızla zıtlık gösteriyor. Görüşlerinizdeki bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz ? Post demokrasiye karşı feminist bir tepkinin ortaya çıkışını görüyor musunuz?

 

Evet bu benim de gözüme çarpan bir gerçek! Post demokraside , yeni demokratik baskıların güçsüzlüğü, hizmet sektöründe çalışan düşük gelirli kesimin siyasal zayıflığı ve siyasi kimlik eksikliği başlıca problemdi. Çevre, cinsiyet ve ırk gibi diğer konularda pek çok eylem mevcuttu.

Gözden kaçırdığım nokta ise hizmet sektöründe çalışan orta-düşük ücretli insanların çoğunu kadınların oluşturduğuydu. Belki de feminizm geniş anlamda yeni politik kimliğin vücut bulduğu formdur. Daha önce bahsettiğim gibi bunun oluşturabileceği yeni toplumsal demokratik ajandalar vardır.

Endüstriyel toplumda, toplumsal demokrasi herkesin beklentilerini “eve ekmek getiren” erkek işçinin gözünden yorumladığı bir hareketti. Belki de Post-Endüstriyel toplumda herkesin beklentileri, çalışmayı hayatın geri kalanı ile dengeleyen, sağlık, eğitim ve diğer kamusal konularda erkeklerden çok daha bilinçli olan kadın işçinin gözünden yorumlanacak.

 

Ayrıca kolektif malların insanlığın selameti için son derecek önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Geçtiğimiz yıllar “müşterek” kavramının kamu ve özel, devlet ve pazar kavramlarına göre yükselen alternatif olduğuna şahit oldu.”Müşterek” (the commons) kavramını devletin rolünün yeniden tanımlanmasında bir savaş meydanı olarak değerlendirebilir miyiz?

 

Müşterek” kavramını devletin içerisinde görmeyi tercih ediyorum. Ayrıca hem özel sektörün hem devletin parçası olan ancak devlet kontrolünde olmayan melez kurumlar mevcuttur – yayın kuruluşları gibi. Bunların hepsi bir arada görülmelidir. ”Müşterek” kavramının devleti ne kadar dışarıda bırakacağına dair fikirler, devlet mekanizmaları için mücadelenin imkansız olduğu Amerikalı meslektaşlarımıza aittir. Bizler daha güçlü bir noktadan, Avrupa’dan başladık. Onu kaybetmeyelim!

 

RoarMag.org internet sitesinde 22 Aralık 2015’de yayınlanan orjinalinden Okan Kasım tarafından halkci.org için çevrilmiştir. Kullanılan ana görsel  “http://johnswheelbarrow.blogspot.com.tr/” internet sitesinden alınmıştır. 

bkz. Colin Crouch

Ara dönemde Politika : Wolfgang Streeck ile Soru & Cevap

Democracy-not-a-market-dictatorship
facebooktwittergoogle_plusmail

Wolfgang Streeck – RoarMag (23 Aralık 2015)

 

Wolfgang Streeck, Avrupanın önde gelen iktisat sosyologlarından birisidir. Kapitalizm ve demokrasi arasındaki gerilim üzerine yoğunlaşan son çalışması, Almanya ve ötesinde halk arasında halen etkisi olan bir tartışma başlattı. Son kitabı olan “Zamanı Satın Almak : Demokratik Kapitalizmin Geciken Krizi” Verso tarafından 2014 yılında yayımlandı.Bir sonraki kitabı “Kapitalizm Nasıl Sona Erecek?” ise Mart 2016’da raflarda yerini alacak.

Geçtiğimiz aylarda, Profesör Streeck , Avrupa Üniversite Enstitüsü bünyesinde yer alan “Toplumsal Hareketlerde Marksizm” çalışma gurubunun düzenlediği bir seminerde İngiliz siyasetbilimci Colin Crouch ile birlikte bir söyleşiye katıldı. Profesor Crouch ile yapılan soru-cevap şeklindeki röportaja da buradan (İngilizce) ulaşabilirsiniz. Devamını oku

Corbyn, Blair ve Düşündürdükleri: Tarih Yeni ve Radikal Bir ‘Halkçılığı’ Mı Çağırıyor ?

corbyn blair
facebooktwittergoogle_plusmail

M. Berkay Aydın – (21 Aralık 2015)

 

Jeremy Corbyn’nin Labour Party’nin başına geçmesinin yankıları Britanya’da sürüyor. 1949 doğumlu ‘eski tüfek’ Corbyn’in partinin başına geçmesi aslında ‘hiç de olağan değildi’. 1983’den beri Londra’nın küçük sayılabilecek seçim çevresi Islington North’dan 8 defa üst üste Meclis’e giren Corbyn 30 senedir kesintisiz olarak, İngilizlerin deyimiyle ‘MP’, bizim deyişimizle ‘milletvekili’ olan bir isim.

Devamını oku