CHP’ye Saldırmanın Vermiş Olduğu Tarihsel Dayanılmaz Rahatlık Üzerine

chp-amblem
facebooktwittergoogle_plusmail

Dinçer Mendillioğlu (02 Kasım 2016)

 

Yazıya başlamadan önce, yakınlarda hayatını kanser hastalığı karşısında yitiren büyük oyuncu Tarık Akan’ı saygıyla anıyorum. Ayrıca usta isme ölümünün ardından atfedilenlerin ve son günlerde Lozan Antlaşmasının tartıştırılmasının analojisi ile yazı arasında bağ kurulmasını temenni ediyorum.

 

Sosyal medya ve pek çok yerde Tarık Akan’ın ölümü ile, Kemalist ideolojinin tarihten silinmesine dair yapılan mesnetsiz birleştirme, benzeştirme çabasına dair dikkat çekmek gerekiyor. Daha da vahimi yürütülen tartışmalar içerisinde, Komünist Enternasyonal’in kapılarına kadar dayandırmaları özne ve nesne arasındaki diyalektik bağı tamamıyla ortadan kaldırmaktadır. Toplumsal samimiyet adına söylenilen birçok sözün, burada nasıl bir ideolojik hezeyana dönüştüğünü görmek gerekir. Tarık Akan’ın  oyuncu olması ya da bir başka özelliği değildir konu. Konu burada beslendiği tarihsel kimlik ve o tarihin getirdiği sorumluluktur. Işte resmi ideoloji dedikleri birikime saldırmak, ancak tarihsel var oluşu yok saymakla mümkündür. Bir çırpıda ülkenin kurucu değerlerini yok sayıp, katliamcı bir hayatı meşrulaştıran insanlar topluluğuymuşuz ve Tarık Akan’da bunun bir parçasıymış gibi gösterilmekte yatan gerçek, tam da o tarihsel birikimin yok sayımasıdır. Cumhuriyete, lakin darbe ve Cuntaların Cumhuriyetine değil, halkın kendi iradesiyle sahip çıkılan değerlerin Cumhuriyeti aynı yoğurdun mayası gibi göstermek ve hepsini bir torbaya atıp buna “ resmi ideoloji “ demek, başka bir dünyanın önünü tıkamaktır. Çünkü fikriyata hasıl olunan amaç, kendi kitle ve dinamikleri üzerindeki ömürlük hak iddiasını meşru kılmaktır. Bu durum da ancak ve ancak kurucu Cumhuriyet ile, darbe anayasaları ve faşist rejimlerin getirdiği Anti-Demokratik Devlet yapısını aynı göstermekten geçmektedir. Hayata geçirilen ya da düğmeye basılıp sergilenen oyun, tam da yeni dönem düşünmeyen, tartışmayan, sorgulamayan tek kutuplu toplum algısının vücut bulma halidir. Önerilen model “tek tip insandır”. Ve bu tek tipleşme karşısında olan herkes ise potansiyel düşmandır. Bu basit bölme ve kutuplara ayırma senaryosu oldukça başarılıdır.

 

Toplum ve toplumun bütün paydaşları ısrarla kutuplaştırılma gayretindedir. Bu temel durumu sadece bizlerin görmediği aşikardır. Lakin gören diğer gözler, bütün sosyolojik, ideolojik ve hatta pratik iddialarını, eklemleme gibi bir eğilim içerisinde olduklarından dolayı ‘Kral Çıplak’ diyememektedirler. Referans alınan son günlerde ‘Yetim Mustafa Kemal’, söylemi, resmi ideoloji havuzunun içerisine atılıp, işte az yukarıda bahsettiğimiz benzeştirip birleştirilme yolu izlenerek bu vesileyle o büyük değer hiçleştirilmek istenmektedir. Hiçleştirme ve yeni dönem kendiliğindenci sol söylemleri, Mustafa Berkay Aydın’ın “Türkiye, Sol ve Siyasal Kökler Üzerine Notlar” isimli yazıda tartışmaya açılmıştır.

 

Memleketin sol siyasal hikayesi, geldiği kökler, referans kaynakları, tarihsel süreci okuması iyi bir biçimde yazıda işlenmiştir. Ve orada anlatılmaya çalışılan, yeni dönem her şeyi redden, yeri geldiğinde fiziksel şiddetten kaçınmayan, eleştirdiği sistemin, eleştirel parçası gibi davranılan yeni sürecin inşaasıdır. Sadece kendi gibi düşünen, kendi gibi değerlendiren, kendi gibi örgütlenen ve bunun dışında kalan her şeyi inkar ve yok saymak sanırım sol değerlerin terminolojisinde olmamalıdır. Ve yine ne acıdır dönemin Dev-Yol, Dev-Sol, THKO, Tip, MDD, YÖN ve pek çok hareketi Cumhuriyetin yetiştirdiği Köy Enstitüleri ve benzer bilim yuvalarından referans alıp Mustafa Kemal’i daha genel anlamaya çalışmış olmaları dahi bugün yok edilmektedir. Neredeyse dönemin bütün devrimci kadro ve önderlikleri, Halkçı Cumhuriyete ve onun kurucu değerlerine sahip çıkıp anlayıp anlatma çabası gütsede, bugün bu durum hiç yokmuş edasıyla geçiştirilmekte. Anlatılan yeni hikaye ise; dönem devrimcilerinin henüz bilinç olarak sözde Kemalist ideolojiyle hesaplaşmaya zamanlarının olmadığı, ve daha da ilerisi, şayet koşullar oluşusa idi bu hesaplaşmanın kaçınılmaz olacağı anlatılmaktadır. Geldiğimiz çarpık nokta maalesef budur.

 

Yazının bu kısmı, biraz daha neden tarihsel referans kaynaklarından ve de tarihsel bilimden uzaklaştığımızın sorgulanmasına dair olacak. Samimi bir soru sorarak başlamak gerekir. Biz bir birimizi ne zaman anlamaya çalışacağız? Yitirilen canların, ödenen bedellerin biçim ve şekline göre mi hayat öreceğiz. Ya da ısrarla kıyas ve kutup mu yaratılacak. Hayata dair bazen bazı kendiliğïnden ittifaklar oluşur. Bu ittifaklardan biri de ‘vasat ittifakıdır’. Önerme noktasında yuvarlama gelir-geçer söylemlerin ötesinde bir şey söyleyemeyeceği aşikardır. O yüzden muazzam tersten bir ittifak kurma çabası yeşerir. Karşısında bir güç olduğunu, bu gücü er geç yıkma iddasını taşıdığına inanarak kutsal vasat ittifakı kurulur. Akp’nin yıllar yılı yarattığı ittifaklar ile iktarda kaldığını söylemek yanıltıcı değil. Hemen her kesimden oluşturduğu ittifaklar bugün geldiği noktayı da göstermektedir. Toplamına vasat ittifakı demek elbette doğru değildir. Lakin toplumun vasattan yukarı çıkmasını istemediği de nettir. Çünkü şu söylem çok ve tartışılamayacak kadar doğrudur; Toplumun bilinç ve birikimi ne derece artarsa, o derece de muhtaçlık azalacaktır. Lakin bizim gibi toplumlar sürekli muhtaçlık ilişkisi üzerinden beslendiğini de düşünürsek, tam tersi bir duruma denk gelmektedir. Romantik bir söylemden öte düşünmek gerekirse. Yıllar önce değil daha 90’lı yılların batı Türkiye’sini ele alırsak. Belirli bir bilinç ve yaşam düzeyi hemen aklımıza gelecektir. Doğu ve Güneydoğu illeri için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. O dönem ülkenin doğusu ve ülkenin Kürtleri yok sayılmaktaydı. Bu konuya elbette değineceğiz, lakin özden sapmamak adına tekrar devam edelim. Üretken bir toplum, daha çağdaş belediyeler ve askeri darbenin hemen akabinde dönem sermayesinin ağır koşullarına karşı, toplumun refleksini görmemek olanak dışı diyebiliriz.

 

Durum şöyle de okunabilir. Toplumsal koşulların ağırlığı ve şartları, toplumsal bilinç ve dinamikleri açığa çıkardı. Evet teorik olarak sorunsuz duruyor. Lakin bu günün şartları ve koşulları o dönemlerden geri değil, dolayısıyla bu dönem neden böylesi bir tablo var. Kritik olan ve toplumun bilen, bilmeyen belirli kesimini anlamsız bir düşüncede birleştiren sihirli kelime ortaya çıkıyor “Resmi İdeoloji ve onun devamcısı CHP” tablonun sorumlusudur. Bir kalemde CHP üzerine atfedilenleri sıralamak mümkündür. Bunu yapan büyük de bir kesim Sol hareketlerin yeni dönem kadro ve hareketlerin kendisidir. Ve ısrarla kafalarında tezahür ettikleri resmi ideoloji argümanını her fırsatta kullanmaktan geri durmamaktadır. Yetiştirilen kadro ve dinamikler de ne acıdırki, bu bilinçle yetiştirilmekte. Dolayısıyla hem ülkenin kurucu değerleri hem de CHP sistematik bir saldırıya uğramaktadır. Ilk akla gelenleri hemen birkaç kısa örnek ile yazıp yanlarına da cevaplarını kısaca koymak daha verimli olacaktır.

 

CHP’nin bir programı ideolojisi yok, Kürtlere dair hiçbir politikası olmayan CHP, sermaye partsidir ve faşist düzenin devamıdır.

Cevaplarsak: Chp bütün Avrupa ve Dünyada örnekleri olan sosyaldemokrat ideolojiyi bensemiş, sermaye ve emekçilerin maksimum seviyede barışını ve uzlaşısını sağlamaya çalışan, program ve tüzüğü tamamıyla özgürlükçü olan bütün sınıf ve halkların nihai barışını hedefleyen niteliktedir. Var olan durum CHP’yi sol sosyalist bir örgüt yapmayacağı gibi, sosyal demokrat olmadığı anlamına da gelmez. Nereden baktığımız gibi bir cevap söz konusu dahi olamaz. Çünkü programı açık ve nettir. Evet CHP Sosyalist Devrimi savunmamaktadır. Lakin programında açıkça yer aldığı üzere asgari yaşam standartı için 1.500 TL maaş ve 600 TL aile yardımı ortalama 2.000 TL seviyesinde, en azından ülkenin tam demokrasiye geçme arefesinde bir ara çözüm sunmaktadır. Bunu ülkede milyonlarca yoksul ve ezilene dair pragmatik bir hesap ile uyguladığımızda, kırıntı dahi olsa bir şey önermektedir. Ki, bunun yanında yaşamsal ana kalem bütün ürünlerin de belirli seviyeye çekileceği, dolayısıyla ele geçen paranın nefes aldıracağı gerçeğini görmek gerekir. Bu sosyalist ekonominin de ilk temel ABC’sidir. Okumadan tekdüze bir klişe sağlıksız sonuçları ısrarla çıkaracaktır.

Onun yanında biraz dışarıya bakmak da faydalı olacaktır. Yeni dönem İngiliz İşçi sınıfı ve İngiltere, İspanya, Yunanistan, Podemos örneklerine ve o ülkelerdeki duruma bakmak daha gerçekçidir. Mesafeler sadece bizim ülkemizde değil dünyada da açılmaktadır. Daha tam ifadeyle ülke solunun önerdiği durum ile mesafeler açılmaktadır. Finlandiya bir bölgesinde tam eşit dağılımlı hayatı birkaç sene içerisinde uygulayacak. “Eşit iş, eşit ücret”. Bölge vekilinden, bölge garsonuna herkes eşit yaşam standartına sahip olacak. Bu durumu değerlendirirken sermayenin şişmiş iç tıkanıklığının sonucudur mu diyeceğiz? Bu cevap nesnellikten uzak polemikten başka içeriği olmayan bir önermedir. Ya da dünyada gelirlerin artık belirli bir dağılım ile ancak hayata dair kalıcı temellerin atılacağı gerçeğini görmek midir. Kürt halkına dair hiçbir önerisi olmadığı, inkar, imha ve bütün olanların asıl aktörüdür denilip yıllarca sürecek tehlikeli bir gerilim kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Bu tek başına bir yazı ve gündemdir fakat kısaca değinirsek. CHP hazırladığı programında Bölgesel Belediyeler üzerinden ilk özerklik konusunu gündemine alan partidir. Tek tip kimlik, tek tip insan modelini açıkça reddetmektedir. Birçok yazılı ve görsel argümanda “Halkların Kardeşliği” halkların ayrılığı olarak değil, halkların tek bir toprak içerisinde, kendi kültür ve geleneklerini devam ettirebilme esasını söylemektedir. Bu söylem o kadar açık ve nettir ki, savaşsız barış içerisinde yaşam modelinin kısa ve samimi bir özetidir. Buna karşılık CHP Doğu’da miting yapamıyor, çünkü katliamların altında imzası var demek daha politik bir önerme olarak değerlendirme belirli bir kesim tarafından uygun bulunuyor. Israrla politik bir tartışma ekseni içerisine çekmeye çalışılsa da “resmi ideoloji” Kürdü yok saymaktadır savı koyulmaktadır. Hal böyle olunca tartışma ve anlama gibi bir durumun önü en baştan bilinçlice tıkanmaktadır. Anlama ve anlatma süreci bu şekilde işlemez ve tarafların yapması gerekenler hep eksik kalır. Son durum ise faşist düzenin devamı olan sermaye partisi olma hali. Kapsamın teorik tahlili üzerinden gidecek olursak, düzen sınırları içerisinde olan her şeyi kapsamaktadır anlatılan söylem. Sosyal Demokrat olması, sola yakın durması gibi durumlar kategorik olarak nihai anlamda reddedilecektir. Düzen koşulları düzen içerisinde değïştirilemeyeceği savı, sürekli öne süreleceği için CHP kavramsal olarak faşist olacaktır sonucu çıkar. Dolayısıyla CHP hangi programı ve tüzüğü benimserse benimsesin teorik olarak reddedilecektir. Yine bu söylem çıtayı öyle anlamsız bir biçimde yukarıya çekmektedir ki, tartışmanın kendisi direk “Faşist” olarak değerlendirileceği üzere tıkanmaktadır. Türkiye’de geri kalmışlığın tarihsel tarifini yaparken, aslında bir dizi içe dönük özeliştiri ya da demokratik merkeziyetçilik de zorunlu hale getirilmelidir. Ayrıca CHP’nin yıllardır iktidarda olmayışını unutmamak gerekir. Hemen şu söylem çıkacaktır, iktidar değil ama her dönem iktidarların ortağı. Sadece ve sadece kusur aramaktan öteye geçmeyecek olmamakla birlikte kısmen de olsa doğrudur. Yeni dönem Halkçı CHP tam da kendi içinde bir muhasebeyi de yapmaktadır. Özeliştiri vermekten kaçınmamaktadır. Lakin her dönem ortaktır demek de biraz ağırdır.şöyle bir sonuç çıkabilir. Mum dibini aydınlatmıyor. Madem mum dibini aydınlatmıyorsa, dibi aydınlatacak bir araç bulmak gerekecektir. Ya da dibini aydınlatmaya çalışan samimi çabayı görmek gerekir.

 

Kısa analizi çok daha uzunca açmak mümkündür, sıkıcı olmamak adına şimdilik anlaşılır bir ölçüde bırakmakda fayda var. CHP ısrarla bir dönem ve tortulaşmış bir anlayışla mücadele vermektedir. Kesinlikle eksik, yetersiz, ağır işleyen, hatalı halleri vardır. Fakat bunlar, hesaplaşmanın içeriğini ve üzerine gidildiği gerçeğini değiştirmez. Bütün Belediye’lerinde sendikalılık neredeyse ironik biçimde mecburidir. Yapılan elbette lütuf değildir. Lakin ülkenin sendikalarının ve özellikle sol sendikalarının karşılaştığı sorun, sıkıntılar ele alınacak olursa, samimi bir çabanın olduğunu göstermektedir. Sadece Belediyeler’de sendikalılık ya da belirli düzeyde yaşam şartlarının iyileştirilmesi üzerinden de, değerlendirecek kadar da sığ bir çizgiye sahip olmamanın bilincinde hareket edilmelidir. Ki, CHP her fırsatta bunu açıkça ifade edip, birlikte yönetme, birlikte düşünmeye dair açıklığını ortaya koymaktadır. Lakin yazının da ismini alan, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ideolojik, politik, pratik, hatta fiziki saldırmanın vermiş olduğu rahatlığı tariflemek daha kolaycılıktır. CHP program ve tüzüğü bütün siyasal zeminleri ile değişime açıkken, değişimin açıklığına inanan sol kitlelerin bir anda CHP’yi değişime kapalı görmesi, sekterizmden öte değildir.

 

Niyet okuma ile değerlendirme yapıp ya da CHP budur demek, hiçbir bilimsel dayanağı yansıtmamaktadır. Kuru popülist söylemleri önce bu atıfları ısrarla yapan kitleler, kendi içlerinde temizlemelidir. Toplumsal barış için önce sol-sosyalist kesimler ve CHP’de kendi içinde yapmalıdır. Barış en saf, kucaklayıcı ve karşılıksız içsel duyumsama ise, bu duyumsamaya gözleri kapatmamakta fayda var.

 

Yazı birkaç bölümden oluşacağı için, bu kısımda biraz kavramlar ve kavramların karşılıkları üzerine bir tartışmayı açmak verimli ola geldi. Diğer bölümler daha tarihsel değerlendirmeler, polemikler ve CHP’nin kurucu HALKÇI özü üzerine devam edecektir. Edindiği misyon ve geldiği süreci de işlemek olmazsa olmazdır. Yalnız samimiyet ya da anti-samimiyet üzerine, biraz daha derinlemesine toplam ülkenin son yıllarını göz önüne alıp değrlendirme yapmayı ihmal etmemekte fayda var.

 

Yazı halkci.org ve politikyol.com için hazırlanmıştır.