Kategori Arşivi: Tartışma

CHP’ye Saldırmanın Vermiş Olduğu Tarihsel Dayanılmaz Rahatlık Üzerine

chp-amblem
facebooktwittergoogle_plusmail

Dinçer Mendillioğlu (02 Kasım 2016)

 

Yazıya başlamadan önce, yakınlarda hayatını kanser hastalığı karşısında yitiren büyük oyuncu Tarık Akan’ı saygıyla anıyorum. Ayrıca usta isme ölümünün ardından atfedilenlerin ve son günlerde Lozan Antlaşmasının tartıştırılmasının analojisi ile yazı arasında bağ kurulmasını temenni ediyorum.

 

Sosyal medya ve pek çok yerde Tarık Akan’ın ölümü ile, Kemalist ideolojinin tarihten silinmesine dair yapılan mesnetsiz birleştirme, benzeştirme çabasına dair dikkat çekmek gerekiyor. Daha da vahimi yürütülen tartışmalar içerisinde, Komünist Enternasyonal’in kapılarına kadar dayandırmaları özne ve nesne arasındaki diyalektik bağı tamamıyla ortadan kaldırmaktadır. Toplumsal samimiyet adına söylenilen birçok sözün, burada nasıl bir ideolojik hezeyana dönüştüğünü görmek gerekir. Tarık Akan’ın  oyuncu olması ya da bir başka özelliği değildir konu. Konu burada beslendiği tarihsel kimlik ve o tarihin getirdiği sorumluluktur. Işte resmi ideoloji dedikleri birikime saldırmak, ancak tarihsel var oluşu yok saymakla mümkündür. Bir çırpıda ülkenin kurucu değerlerini yok sayıp, katliamcı bir hayatı meşrulaştıran insanlar topluluğuymuşuz ve Tarık Akan’da bunun bir parçasıymış gibi gösterilmekte yatan gerçek, tam da o tarihsel birikimin yok sayımasıdır. Cumhuriyete, lakin darbe ve Cuntaların Cumhuriyetine değil, halkın kendi iradesiyle sahip çıkılan değerlerin Cumhuriyeti aynı yoğurdun mayası gibi göstermek ve hepsini bir torbaya atıp buna “ resmi ideoloji “ demek, başka bir dünyanın önünü tıkamaktır. Çünkü fikriyata hasıl olunan amaç, kendi kitle ve dinamikleri üzerindeki ömürlük hak iddiasını meşru kılmaktır. Bu durum da ancak ve ancak kurucu Cumhuriyet ile, darbe anayasaları ve faşist rejimlerin getirdiği Anti-Demokratik Devlet yapısını aynı göstermekten geçmektedir. Hayata geçirilen ya da düğmeye basılıp sergilenen oyun, tam da yeni dönem düşünmeyen, tartışmayan, sorgulamayan tek kutuplu toplum algısının vücut bulma halidir. Önerilen model “tek tip insandır”. Ve bu tek tipleşme karşısında olan herkes ise potansiyel düşmandır. Bu basit bölme ve kutuplara ayırma senaryosu oldukça başarılıdır.

Devamını oku

İslam ve Sol

börklüce-mustafa-300x200
facebooktwittergoogle_plusmail

Sercan Polat – (18 Ağustos 2016)

 

Bu yazının temel hatlarını öncesinde belirterek ve bu doğrultuda değerlendirilmesi gerektiğini önererek; hassasiyet, özen ve itina ile değerlendirilmesi gereken konu ve konular olduğunu, net bir anlam çıkmasının zor ve kişilere göre değişik yorumlanabileceğini ifade etmek istiyorum.


Bilinen 50 bin yıllık insanlık tarihinde dinler, siyasi görüşler, kanunlar ve yasalar; insanların toplumsal anlamda kalkınmasını, adaletin uygulanmasını, belirli bir düzende işlemesini sağlamak amaçlı ve daha çoğaltabileceğimiz birçok gerekçe ile var olmuş, bunu sürdürmeye çalışmışlardır.


Din konusu çok kapsamlı bir başlık olması itibari ile Türkiye yerelinde, İslam dininin temel hatları üzerinden değerlendirme yapılması daha sağlıklıdır. Semavi dinlerden sonuncusu ve tamamlayıcı din olarak görülen İslam dini, Hz. Muhammed’in peygamberliği ile dünya da ve özellikle Ortadoğu’da varlığını sürdürmüş, dogma olarak değerlendirilen dini ve kuralları uygulamıştır. Temel bir takım esaslar vardır ki, bunlardan en önemlisi, bir dinin nasıl yaşanması gerektiğini anlatan, uygulayan ve o dini yaymaya çalışan Peygamberin yani İslam dini için Hz. Muhammed’in bulunduğu dönemdeki yaşantısına bakmak, toplumsal sorunlara ve düzene ne gibi müdahale ettiğini bilmektir. Klasik İslam Fıkhında Siyer olarak geçen, Peygamberin hayatının hikâyesi, yaşam biçimini de iyi bilmek bu konuda üzerinde özenle durulması gereken konudur.


Siyasi görüş olarak ise Sosyalizmi değerlendirmek günümüz konjonktüründe sol adına iyi bir konu olacaktır. Sosyalizm bilindiği üzere ortak mülkiyet kavramının ön planda olduğu, insanca ve hakça düzeni savunan, özel mülkiyet ve serbest piyasanın karşısında konumlanan, insanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasının zorunluluğunu belirten genel hatları ile ekonomik bir sistem, ideolojidir.


Din olduğunun dışında bir uygulamaya gitmesi, hurafelerin din olarak yorumlanması yanlış bir din anlayışına ve yaşantısına neden olmuştur, olmaktadır. Karl Marx’ın din konusunda görüşlerini hepimiz bilmekle birlikle, adeta cımbızlanan ve manipüle edilen söylem olan “Din halkların afyonudur” ibaresidir. Ancak din konusunda Marx bir otorite değildir. Hangi din olduğuna bakmaksızın tüm dini görüşleri toplumda baskı aracı olarak gören Marx yine şu cümleleri de kurabilmiştir.
 “Din mutsuzluklar altında ezilen yaratığın son nefesi, kalpsiz bir dünyanın şefkati, ruhsuz bir çağın ruhudur. Din toplumun afyonudur.” Dini hangi yönleriyle afyon olarak gördüğü ve ya göreceği yazının devamında verilen örnekler ile anlatılacaktır. Ancak Marx’ın söylem ve ifadeleriyle alakası yoktur. Değişen ve değişmekte olan dünya toplumunda yarına daha umutlu bakabilmenin tek ümidi olan dindir. Anlamını yitirmiş ve ya anlamsız gelen bir dünyanın ruhu ve şefkatidir. Dinin afyon yönünü örnek verirken sürekli akla gelen Hasan Sabbah ve kurduğu örgüt olan Haşşaşilerdir. Ancak bu basit ve sığ kalmakta, gerçeği tam olarak yansıtamamaktadır.


İnsanı temel alan konularda özellikle düşünce hatlarında insanların nasıl konumlandırıldığına bakmak, sağlam şekilde yol almamızı sağlayacaktır. Kapitalizmin Babası olarak değerlendirilen, Adam Smith “ İnsanların doğasında (özünde) aç gözlülük ve bencillik yatmaktadır ve bunu harekete geçirmeliyiz” demiş ve bu doğrultuda düşünce ve kuramlarına devam etmiştir. Kapitalizm olgusunda harekete geçirilmesi gereken aç gözlülük ve bencillik, İslam dinince kesinlikle yasaklanmış, karşısında durulmuştur. Cemaat olarak ifade edilen topluluk, Cem kelimesinden yani toplanma, birlik olma teriminden türemektedir. Bencilliğe karşı beraberliği (kolektif), aç gözlülüğe karşı paylaşmayı (infak) insanlara zorunlu kılar.


Ekonomik olarak ve ya etnik kimlik üzerinden oluşan sınıfların koruyuculuğunu yapan, ezilenleri susturan ve haline şükrettiren din, Afyon dinidir. İnsanları uyuşturan ve mevcut sisteme başkaldırıyı yasaklayandır.
Peygamberlerin tümüne bir bakın, saf ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan ilk çıkışlarında hepsinin yaptığı ilk iş, mevcut tuğyana ve kötülüğe karşı çıkmaları ve Allah’ın kanunlarının tecellisi olan kâinattaki kanunlara itaat etmeye çağrıda bulunmalarıdır.1Mesela Musa’ya bir bakın, O, üç sembole karşı çıkmıştır: Zamanın en zengini olan Karun, şirk dininin en büyük dinî lideri olan Bel’am-i Ba’ur ve en büyük siyasî otorite olan Firavun. Musa bu üç sembole mi karşı çıktı, yoksa statükoya mı? O zaman statüko neydi? O zamanki statüko, azınlıkta olan Sebtî ırkının, Kıptîlerin baskısı altındaki yaşamalarıydı. Musa’nın mücadelesi, Kıptî ırkının üstünlüğüne dayanan ırkçılığa ve bir ırkın, diğer ırkın esareti ve zilleti altında yaşamasına karşı çıkmaktı. Onun hedefi ve ideali, tutsak olan bir kavmi, doğru yola getirmek ve inanç temelinde kurulmuş, tağuta tapınılmayan ve tevhid dininin gerektirdiği toplumsal birliğe sahip olan bir toplum kurabilmek için o kavmi, vadedilmiş olan yere hicret ettirip yerleştirmekti. Ali Şeriati’nin ifadeleriyle Şirk dininin temeli, bir grup insanı zenginleştiren, diğerlerini ise fakir bırakan ekonomik anlayıştır. Bu ekonomik sistem, var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için dine ihtiyaç duymaktadır. Zira din kadar insanları kendiliklerinden boyun eğmeye sevk eden güçlü hiçbir etken yoktur. Bu görevi daima, şirk dini, statükoyu muhafaza ederek yerine getirmiştir. Şirk dini bu görevi iki şekilde yapmıştır:

1-İnsanlara, egemen güç ve aileler sayısınca tanrı inancını aşılayarak…

2-Kendine mensup olan egemen sınıfa, alt tabakadaki insanlara karşı imtiyazlar sağlamak ve bu imtiyazları tarih boyunca muhafaza etmek suretiyle.

Bunun yanında dinin afyon yani uyuşturucu yanına dair; Din karşıtlarının da söylediği gibi, şirk dininin ana unsurları, cehalet, korku, ayrımcılık, sermayedarlık ve bir sınıfın insanlarını diğer insanlara karşı üstün tutmaktır. Din karşıtlarının bu değerlendirmesi, hak din için değil, şirk dini için doğrudur. Doğru olan bir şey daha vardır ki, o da şirk dininin, zillet, sıkıntı, çaresizlik ve cehalet içinde yüzen halkları, içinde bulundukları durumun kendileri, ataları ve çocukları için ilahî bir takdir olduğuna inandıran ve buna teslim olmaya çağıran bir uyuşturucu görevini görmesidir. Durum bu şekilde ifade edilebilir.


Günümüz de özellikle Türkiye’de ekonomik olarak somut bir örnek vermek gerekirse, asgari ücret safsatası hala yürürlükte olup, yoksulluk ve açlık sınırının çok çok altındadır. Asgari ücret tarihsel olarak ilk kez İngiliz sömürge sisteminde ortaya çıkmış, sömürülen ülkelerde yine o ülkenin yerli halkı kullanılmış ve yerli işbirlikçiler ile sömürü devam etmiştir. Bu süreçte iş veren adı altında İngiliz sömürgeciler olayı gittikçe abartmış, adeta köle gibi karın tokluğuna çalışan sözde işçileri sömürmekte bir süreç sonra zorlanmaya başlamışlardır. Bunun akabinde bir başkaldırının gelmesi ihtimaline karşın belli ücret altında işçi çalıştırılması yasaklanmış ve buna asgari ücret denmiştir. Ülkemizde yaklaşık 15 milyon insanın asgari ücretle çalıştığını varsayar isek ve asgari ücretin tarihsel gelişimine bakar isek günümüzde köleliğin hala devam ettiğini görmek çok zor olmamaktadır. Ekonomik yaşamın dışında toplumsal alanda da adeta köle olarak yaşayan, kula kulluk etmeye mecbur bırakılan, dünyanın her yerinde bu sistemden şikayetçi milyonlar (belki de milyarlar) mevcuttur. İslam dininden bahsettiğimiz için köleliğin bu dince yasaklandığını “fekku ragabe” (kölelere özgürlük) şiarı ile destekleyebiliriz. İslam tıpkı Sosyalizm de olduğu gibi emek sömürüsünü ve kula kulluğu kesinlikle reddeder. Bir emekçinin hakkını alın teri kurumadan verin diyen İslam Peygamberi Hz. Muhammed’dir. Yine bir başka yaşanmış olay şöyledir. Peygamber ve sahabesi bir savaştan dönmüş; Medine halkı da onları karşılamaya çıkmıştı. Peygamber ve mücahitler, Medine şehrinde kendilerini karşılayanlarla görüşmeye başlamıştı. Peygamber, tokalaştığı bir adamın ellerinin nasırlı olduğunu fark etmiş ve hayrete düşmüştü. “Ne iş yaparsın” dedi Peygamber. “Hurma işiyle uğraşıyorum” dedi adam. “Toprağı belliyordum biraz önce. Sizin geldiğinizi duydum ve karşılamaya geldim.” Peygamber adamın iki elini de tutup havaya kaldırdı. Büyük bir heyecan içindeydi. Adamın elleri, halkın ve mücahitlerin karşısında bir bayrak gibi yukarı dikilmişti. “Bu eller hiç bir zaman ateş görmeyecek.” dedi Peygamber. Ve sonra eğildi, o elleri öptü. Peygamber sadece iki eli öpmüştür: Biri kadın, biri işçi.


İşte çalışmanın İslam’daki kutsallığı ve emekçiye gösterilen saygı. Oysa hem kadın, hem de işçi bütün düzen, uygarlık ve kültürde zillet, hakaret ve yoksulluğun alabildiğine üzerinde odaklaştığı insan simalarıdır. Bunların elini öpmek! İşte her yerde horlanan bu insanların elini öpen İslam Peygamberi.

Kuranda geçen bahçe sahipleri kıssası ve en başta Bakara 219. Ayetin içinde geçen şu cümleden ” Bir de ne bağışlayacaklarını soruyorlar.(İnfak) Deki İhtiyaçtan fazlasını.” İnsanların ihtiyacı kadarını almasını ve fazlasını paylaşması gerektiğini görüyoruz. Sosyalizm de bu noktada benzer hedefleri barındırır.

Tarih ve din yüzlerce, binlerce yıldır hep sömüren, egemen kültürüne göre uygulanmaya çalışılmış, yorumlanmıştır. Şeyh Bedreddin bu örneklerden birisidir. Egemen güçler Şeyh Bedreddin’i bir asi, isyancı olarak göstermiştir. Şeyh Bedreddin’in “Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir? söylemi kendisinin ölüm fermanı olmuş, ancak ilkel bir şekilde de olsa komünal bir yaşamı savunmuştur. Bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Kuran’ı Kerim de geçen putlar Lat, Uzza, Menat’tır. Lat; Mutlak otoriteyi temsil etmektedir. Uzza; Güç, kuvvet anlamına gelmektedir. Menat ise, para demektir. Durum böyle olunca günümüzde putların yaşayıp yaşamadığına siz karar verin. İnsanca bir yaşam, ortak mülkiyet, hakça bir düzen için sosyalizm günümüz siyasi programlarının en ilericisi ve karanlık, köhne, kokuşmuş kapitalist dünyamızın çıkış noktasıdır. Sosyalizm ve İslam birbiriyle aynıdır ve ya birbirini kapsar demiyorum. Ancak ekonomik anlamda bakıldığında ve değerler bütünüyle mukayese de birbirine çok benzemektedir. Türkiye ve Türkiye gibi 3.Dünya ülkelerinde dinsel, tarihsel ve etnik siyaseti temelinde var olan düzen ancak egemenlerin oluşturduğu suni tarih, din algısının doğru yorumlanıp, Kâbe’deki putların parçalanması gibi parçalanmalı yani insanlığın sınıfsız, sınırsız, birbirleriyle kardeşçe yaşadığı, açlık ve sefaletin olmadığı bir öze dönüşü sağlanmalıdır.

1 Şeriati Ali, 2014, Dine Karşı Din, Ankara, Fecr Yayınları

Yazı halkci.org için hazırlanmıştır. Kullanılan görsel için kiyiegegazetesi.com internet sitesinden yararlanılmıştır.

21. Yüzyıl, Radikal Halkçılık ve CHP Üzerine Notlar

Protesters wearing Guy Fawkes masks wave Turkish national flags bearing a picture of Turkey's founding father Ataturk during a demonstration at Taksim Square in Istanbul
facebooktwittergoogle_plusmail

M. Berkay Aydın – Politikyol.com  (01 Haziran 2016) 

 

Solun veya sosyal demokrasinin krizi veya geleceği üzerine uzun yıllardır hatırı sayılır tartışmalar, çok geniş kitlelerin gündelik ilgi alanlarına girmese de, sürüp gidiyor. Bu tartışmalar sadece Türkiye’ye özgü değil elbette. Türkiye’deki olağanüstü kabul edilebilecek siyasal süreçler bir yana bırakılırsa, tartışma dünyanın genelinin tartışması… Bu tartışmalara dünya çapındaki siyasal gelişme, toplumsal gerilimler ve arayışlar çerçevesinde bakabilmek, yeni dönemin politik zeminini ve olası gelişmelerini anlamak adına çok önemli bir nokta… Devamını oku

Halkçılık Nedir ? – 2

Resim1
facebooktwittergoogle_plusmail

paracomandante – (12 Mayıs 2016)

 

Marx 1848’de sokakları izliyor ve Engels’le beraber Komünist Manifesto’yu yazıyorlar. Kitabın son bölümünde devrimci acil bir önlem planı önerilir. Herkes bunları bildiği için burada tekrarlamaya gerek yok. Çok sonra 1871’de yine sokakları izlerler ve bu sefer 1872’de devrimci programın birden çok olabileceği notunu eklerler. Durum değişmiştir. Peki bu keskin geçişin sebebi nedir? Esasında tüm Marksistlerin bildiği bir şeyi Althusser çok açık bir dille neredeyse bir yüzyıl sonra söyler. Sınıf savaşı, futbol sahasında karşılaşan iki takımın “hadi şimdi savaşalım” demesiyle ortaya çıkan bir olgu değildir. O halihazırda oradadır, zaten içindesiniz, ancak görebilmek için ideolojik bir duvarı aşmanız gerekir. Buradaki amacım Althusser’in ideoloji teorisi üzerinden, bir kez daha içinden çıkılamaz bir sistem analizini geliştirmek değil, esasında bugünkü politik sorun çok başka bir yerdedir: kitleler “ne yaptığını bilmeden” kapitalizme karşı mobilize olabilirler mi? Yani ideolojik duvarı aşmamız gerekmeden, entelektüel birikimimiz ve bilgimizle değil ama arzumuzla bunu yapabilir miyiz? “Halkçılık nedir?” sorusunun ikinci odağı işte bu konudur. Devamını oku

Halkçılık Nedir?

hasan-oğlan-1941_670
facebooktwittergoogle_plusmail

paracomandante – (7 Mayıs 2016)

 

Halkçılık Nedir?

Kimi zaman bazı şeyler yanlış gider ve yanlış yaptığımızı ancak ısrara son verip bir süre nefes alırken fark ederiz. O küçük soluklanma sırasında elimizdeki aletleri, kullandığımız yöntemi ve yapacağımız işi gözden geçirme imkânı doğar çünkü. Sanki tam olarak böyle bir andayız. Yöntemimizi ısrarla savunurken bir şeyler ters gitmiş ve istemediğimiz bir sonuç vermiştir. Ve sorunu düzeltip, her şeyi eski yerine koyup, yeni bir başlangıç yapmak istediğimizde, bu sefer yöntemi değiştirmek gerekir. Bu oldukça basit bir şey, farkında olmadan bunu her gün yapıyoruz, ancak elimizde başka bir yöntem yok ise ne yapacağız? Devamını oku

Twitter Karakteri Paracomandante ile Ropörtaj: “ters duran Laclau’yu ayakları üzerine dikmek”

e27815231cdbc8f2be13ba24b4100962
facebooktwittergoogle_plusmail

Paracomandante (25 Nisan 2016) – ohaber.com (Ropörtaj : Çağdaş Gökbel)

 

ABC gazetesindeki söyleşilerimizden sonra twitter da sana ve bana yönelik olarak bazı kullanıcılar sert eleştirilerde bulundu. Hatta senin için liberal yakıştırmaları yapıldı. Kendi adıma seninle yaptığım söyleşilerden çok memnunum. İnsanların neden böylesine sert yorumlar yaptığını bize açıklar mısın? Devamını oku

Müzmin Eziklik ve Düşmanları

12647409_10153911542140747_6471299147427334788_n
facebooktwittergoogle_plusmail

Mahir Kalaylıoğlu – (31 Ocak 2016)

 

AKP iktidarının, akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisi etrafında kopardığı fırtına ve yarattığı baskı ve sindirme ortamının işleyiş biçimi, tabulaştırma olarak adlandırabileceğimiz bir tekniği andırıyor. Freud, Totem ve Tabu’da, ilkel topluluklarda tabu inancının kaynakları üzerine bir araştırmacının gözlemlerini aktarır: Bu topluluklarda korku veya endişe uyandıran her şey tabudur ve tabu kökenini oluşturan şeytan inancından bağımsızlaşarak zamanla geleneklerin ve nihayet yasanın zoraki bir dayatılışı haline gelir (2015, 44). Bizim tartıştığımız bağlamdaysa, tabulaştırmayı, rejimin dokunulmazlarını (bir politika, bir uygulama, vb.nin kutsallığını) ihlal etmelerinden ötürü lider tarafından tabu yasağına maruz bırakılan kimselerin öncelikle sosyal bakımdan kötürümleştirilmeleri ve buna yönelik pratikler bütünü olarak alabiliriz. (Dolayısıyla, daha yaygın anlamıyla kutsaldan ziyade, bizzat kutsalın çiğnenmesinden kaynaklanan tehlikeli vb. anlamında bir tabulaştırma söz ettiğimiz.) En nihai şekliyle, bu kimseler etrafında “medeni ölüm mekanizmaları” (Cem Küçük, Star, 16.01.2016) kurulması ve işletilmesini ifade eden bir süreç bu. Düşmanlaştırma stratejileri bu mekanizmalarının işletilmesi için elzem, gerekli yakıtı onlar sağlıyor: Bildiri bağlamında gördüğümüz gibi, rejimin bileşenleri, lider tarafından alçak, karanlık vb. terimlerle tabu yasağına konu edilen nesneyi benzer terimler kullanarak ve sözkonusu nesneyle herhangi bir benzerlikleri olmadığını da ortaya koyarak düşmanlaştırıyorlar. Bu düşmanlaştırma biçimleri belirli bir siyasal anda hedeflerindeki şeyin genellikle münferit, tekil bir şey (örn. akademisyenler, aydınlar, vb.) olması itibariyle bir tekdüzeliği ifade etseler de; arınma ayinine katılan herkesin bunu nispeten kendi meşrebine göre performe etmesi itibariyle ortaya bir çeşitlilik de çıkıyor. Bu itibarla, sözü edilen düşmanlaştırma biçimlerine biraz eğilmek ve hangi imgesel ve simgesel bileşenler etrafında yapılandıklarına bir göz atmak dahi, AKP otoriterliğinin siyasal kimliğini tanımladığı ideolojik içerikler ve dayandığı özdeşleşme biçimlerine dair epey aydınlatıcı veriler sağlamaya namzet. Devamını oku

Ara dönemde Politika : Wolfgang Streeck ile Soru & Cevap

Democracy-not-a-market-dictatorship
facebooktwittergoogle_plusmail

Wolfgang Streeck – RoarMag (23 Aralık 2015)

 

Wolfgang Streeck, Avrupanın önde gelen iktisat sosyologlarından birisidir. Kapitalizm ve demokrasi arasındaki gerilim üzerine yoğunlaşan son çalışması, Almanya ve ötesinde halk arasında halen etkisi olan bir tartışma başlattı. Son kitabı olan “Zamanı Satın Almak : Demokratik Kapitalizmin Geciken Krizi” Verso tarafından 2014 yılında yayımlandı.Bir sonraki kitabı “Kapitalizm Nasıl Sona Erecek?” ise Mart 2016’da raflarda yerini alacak.

Geçtiğimiz aylarda, Profesör Streeck , Avrupa Üniversite Enstitüsü bünyesinde yer alan “Toplumsal Hareketlerde Marksizm” çalışma gurubunun düzenlediği bir seminerde İngiliz siyasetbilimci Colin Crouch ile birlikte bir söyleşiye katıldı. Profesor Crouch ile yapılan soru-cevap şeklindeki röportaja da buradan (İngilizce) ulaşabilirsiniz. Devamını oku

Corbyn, Blair ve Düşündürdükleri: Tarih Yeni ve Radikal Bir ‘Halkçılığı’ Mı Çağırıyor ?

corbyn blair
facebooktwittergoogle_plusmail

M. Berkay Aydın – (21 Aralık 2015)

 

Jeremy Corbyn’nin Labour Party’nin başına geçmesinin yankıları Britanya’da sürüyor. 1949 doğumlu ‘eski tüfek’ Corbyn’in partinin başına geçmesi aslında ‘hiç de olağan değildi’. 1983’den beri Londra’nın küçük sayılabilecek seçim çevresi Islington North’dan 8 defa üst üste Meclis’e giren Corbyn 30 senedir kesintisiz olarak, İngilizlerin deyimiyle ‘MP’, bizim deyişimizle ‘milletvekili’ olan bir isim.

Devamını oku

Jose Mujica Türkiye’de; Üzerine Yazılan Kitap Türkçe’de…

Mujica TRUE
facebooktwittergoogle_plusmail

Halkci.org – (30 Ekim 2015)

 

Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujica Tekin Yayınevi’nden çıkan ‘İktidarda Bir Karakoyun: Saraysız Başkan Jose Mujica’ adlı kitabın tanıtımı için 30 Ekim- 8 Kasım tarihleri arasında Türkiye’de olacak. Tekin Yayınevi tarafından çevrilen kitabın yazarları Andres Danza ve Ernosto Tulbovitz. Bu iki isim yapılan uzun sohbet ve ropörtajları kitaba dökmüşler. Kitabın orjinal adı “Una oveja negra al poder: Confesiones e intimidades de Pepe Mujica”. 2015’in Mayıs ayında Sudamericana Yayınları tarafından yayınlanan kitabın Türkçe çevirisi Ali Tuncer tarafından gerçekleştirilmiş. Kitabın tanıtım bülteninde özet olarak şu ifadelere yer verilmiş : Devamını oku

« Older Entries Recent Entries »