Kategori Arşivi: Hayattan

Bir Klişe: “Darbecilerin Takımı MKE ANKARAGÜCÜ!”

adil ankaragücü
facebooktwittergoogle_plusmail

Anıl Toygar – (10 Temmuz 2016)

 

Memleket dahilinde ezbere bilinenler dışında, doğru bilinen, çok söylenen ama çok azı doğru “gerçekler” mevcuttur. Bunları ekseriyetle en iyi tanımlayan söz -biraz da klişeleşmiş olmakla birlikte- hiç şüphesiz Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” ifadesidir. Klişe, TDK sözlüğüne göre basmakalıp söz ve görüş olarak tanımlanıyor. Bu yazı son 34 yıldır envai çeşit spor tellalının diline pelesenk ettiği bir mevzuya ilişkin oldukça siyasi bir durumu tüm açıklığı ile tartışma iddiasındadır. Bu yazı, selamlaşması, bıyık bırakması, etek giymesi, kafasına taktıkları, bebesine koyduğu isimleri bile politize olmuş bir coğrafyanın yakın tarihine futbol üzerinden bakarak, aslında gerçeğin de hiç öyle büyük çoğunluğun düşündüğü gibi olmadığını ve bu dillere pelesenk edilen mevzunun ne kadar da zorlama olduğunu gösterme niyetindedir. 80 darbesinin bu coğrafyadaki insanlara, doğaya tarihe neler ettiği başkaca mecralarda türlü çeşitli anlatılagelmiştir. Buradaki amaç aslen darbe mağduru olan köklü bir camianın nasıl kolaycılığa kaçılarak itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, gerçeğin ne olduğunu ortaya koymaktır. Yazı sonunda darbeci/darbe mağduru ikilemine ilişkin değerlendirme okuyucuya bırakılacaktır.

Mke Ankaragücü… 1910 yılında Zeytinburnu’nda İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından kurulan bir işçi takımı. Ankara’ya tayininin çıkışı cumhuriyet sonrası döneme tekabül ediyor. Amacımız burada ayrıntılı bir kulüp tarih anlatısından ziyade Mke Ankaragücü’nün nasıl politik bir obje haline geldiğini anlatmak olduğundan doğruca 13 Mayıs 1981 tarihine gidiyoruz. 1980-1981 futbol sezonu darbeye de ev sahipliği yapması açısından olduğu kadar bir başka ilginçliği de bünyesinde taşımakta o dönem. Bir ikinci lig takımı olan Mke Ankaragücü Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi rakiplerini de yenerek Türkiye kupasında finale çıkıyor. Finalin ilk ayağında Mke Ankaragücü rakibi Boluspor karşısında 2-1 galip ve bir hafta sonra Bolu’daki rövanş için göreceli bir avantaja sahip… Göreceli diyoruz çünkü anlaşılacağı üzere kupada son söz Boluspor’un sahasında söylenecek. Bir ikinci lig takımınının buralara kadar gelmesi bugün bile büyük mesele sayılıp sempati toplayabilecekken, “toptancı” ve “tümevarımcı” kimi “sol” çevrelerce çeşitli zorlama suçlamalara konu edilecektir. Arif Kızılyalın 12 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde finale gelene kadar oynadığı Beşiktaş ve Fenerbahçe maçlarında da Sadık Deda’nın “taraflı” yönetiminin Mke Ankaragücü’nün önünü açtığını ifade etmektedir. Kızılyalın’a göre darbeciler tarafından belirlenen Merkez Hakem Komitesi Sadık Deda’yı bu kez de final maçına vererek Mke Ankaragücü’nün kupayı alması için çaba göstermiştir. Deda da buna hizmet eder şekilde 0-0 giden maçın 81. Dakikasında Boluspor’un “Kunta Kinte” lakablı Ermeni futbolcusu Minas Asa’nın “buz gibi” golünü yardımcı hakem Baki Özcan’ın uyarısıyla iptal ederek kupayı Mke Ankaragücü’ne adeta hediye etmiştir. Günümüzün teknolojileriyle bile çoğu zaman net karar verilemeyen ofsayt pozisyonlarına rağmen Kızılyalın siyah beyaz bi kaç dakikalık görüntülerden o pozisyonun nizami bir gol olduğundan gayet emin gözüküyor! Tam da burada devreye 25.04.2012 tarihli Sabah Gazetesindeki Minas Asa röportajı ile Erhan Öztürk giriyor ve hakemin önce golü verdiğini, sonra tribündeki yüksek rütbeli subayların yan hakemi yanlarına çağırarak golün iptal edilmesini sağladıklarını ifade ediyor. Tüm bunlar Bolu Şehir Stadı’nda, tıklım tıklım tribünler önünde ve maçın bitmesine az bir süre kala ve önce gol verilmesine rağmen birkaç rütbeli subayın talimatıyla oluyor. Neyse ki Erhan Öztürk bu gülünç iddiayı tarafına yani Sadık Deda’ya da soruyor:

“Golü yardımcı hakemimin bayrağıyla iptal ettim… Askerle konuşup golü iptal ettiğim iddiası doğru değil. Çok güzel bir maç yönettim. Yardımcı hakemlerim kimdi hatırlamıyorum. Ben golü iptal ettiğimde top kaleye gitmemişti bile. Aktif alanda bulunan bir Bolu oyuncusundan dolayı iptal kararımı vermiştim. Müsabakanın bitiminde bir gerginlik olmadı. Askerle falan konuşmadım. Böyle birşey olmaz, olamaz.”

Minas Asa’ya göre bu olay yaşanmasaydı Bolu şehrine kendisinin heykeli dikilecekti. Şehrin ortasına bir azınlık mensubu sporcunun heykelinin dikilebilmesi faşist bir cuntanın katliamlara giriştiği bir ortamda ne kadar akla yatkın bunu okuyucuya bırakarak dönemin Mke Ankaragücü başkanı Sabri Mermutlu’ya kulak verelim. Mermutlu, Soner Yalçın tarafından hazırlanan Oradaydım belgeselinde o dönem Evren cuntasının partileri ve hatta meclisi bile kapattığını ve ne isterse olacağını anlatırken “lige çıkarılma” olayının hiç de şimdi konuşulduğu gibi önceden planlanmadığını anlatır. Mermutlu lige çıkarılma kararını kupayı aldıkları günün ertesinde Ankaralı spor gazetecilerinden almıştır. Bu konuyla ilgili bir yargıya varmadan evvel dönemin koşullarını göz önüne alarak insanların yaşlarını büyüterek idamlarının infaz edildiği, “asmayalım da besleyelim mi?” sözüyle ifade edilen bir dönemden bahsedildiğini de unutmamak gerekir. İddiaları güçlendirmek için ortaya atılan bir başka dezenformasyon da Mke Ankaragücü’nün kupayı Kenan Evren’in ellerinden aldığı iddiasıdır. Evet Mke Ankaragücü Evren’in elinden bir kupa almıştır ama o Bolu’daki kupa finali değil, Ankara’daki maçta Trabzonspor’u 1-0 yenerek aldığı Devlet Başkanlığı kupasıdır.

kupa

Bu görüntü akabindeki senelerde de başkaca kulüpler için de tekrarlanmış ancak ne ilginçtir ki sadece Mke Ankaragücü’nün darbeciliğini “görselleştirmek” için kullanılmaktadır. Oysa ki Mke Ankaragücü kulübü o döneme kadar sadece bir kere küme düşmüş, kupayı müzesine götürdüğü sezon lider 20 maçta 17 penaltı kullanmasına rağmen tek bir penaltı bile kullanmamıştır. Belki o sezon bir üst lige çıkmaları mümkün olamamıştır ancak Mermutlu’nun deyimiyle kupayı almalarına rağmen lige çıkarılmış olmaları kendilerinde buruk bir sevinç yaratmıştır. Peki tüm bunlar Mke Ankaragücü camiasını darbeci yapar mı? Mke Ankaragücü yönetiminin böyle bir tasarrufa hayır diyebilme ihtimali var mıydı? Darbecilerin anayasasına %92 ile onay verildiği bir ortamda hiç bir kulübün böyle bir şeyi aklından bile geçirebilmesi olanaksızdı. Peki hal böyleyken bu durum Mke Ankaragücü’nü darbeci mi yapar yoksa kendi solculuklarını pekiştirmek için ağzında darbecilerin takımı diye Mke Ankaragücü’nü düşürmeyen sahte aydınları gördükçe darbe mağduru mu yapar? 13 maç üzerinden oynanan bir turnuvada alt liglerden gelip şampiyon olmanın bugün bile örneği görülemezken, böylesine efsanevi bir başarıyı cahillik, bilgisizlik ya da belki de kötü niyetli olarak darbecilerin takımı diye yaftalamak, yukarıda örneklerini sunduğumuz şekliyle dezenformasyonla karalamaya çalışmanın ya da pozisyon alma gayretinin adı nedir?

Türk futbol tarihinde hülleleri ve birleşmeleri bir kenara koyacak olursak, benzer şekilde siyasi kararlarla lige çıkarılmış ligde tutulmuş takımlar var mıdır? Eğer bu bir darbe ise tek mağduru Mke Ankaragücü müdür? Peşin hükümle Mke Ankaragücü’nü darbeci yapanların bilmediği şey de budur ki 1986-1987 sezonunda Mke Ankaragücü’nün yararlandığı uygulamadan Bursaspor ve dolaylı olarak Kocaelispor da faydalanmış ve küme düşmekten kurtulmuşlardır. O sezon ligin son dört sırasındaki Diyarbakırspor, Antalyaspor, Bursaspor ve Kocaelispor’un ligden düşen takımlar olmuşlardı. Ancak 1985-1986 sezonunda Türkiye Kupası finalinde Altay’ı 2-0 yenerek kupayı alan Bursaspor Ankara Bölge İdare Mahkemesi kararıyla alt lige düşmekten kurtuldu. Düşme hattındaki bir diğer takım Kocaelispor da ligde bırakılan Bursaspor’un üzerinde ligi tamamladığı için ligde kalan bir diğer takım oldu. Başka bir değişle Bursaspor kupayı alınca o da ligde kalmış sayıldı. “Başarısız” darbe girişimleri de olmadı değil yakın zamana kadar. Örneğin 2005-2006 sezonunda AKP Samsun Milletvekili Ahmet Yeni ve Diyarbakır Milletvekili İrfan Rıza Yazıcıoğlu Baykal’ın da destek verdiği profesyonel liglerden düşmenin kaldırılması için kanun teklifi vermişlerdi.

Geriye dönüp bakıldığında görülecektir ki toplum olarak kaçırdığımız şey aslında çok basit. Siyaset, hayatın her alanında iken, her nefes alışımız bile artık siyasi bir eylem haline gelmiş iken siyaseti ya da aslında daha doğru bir betimlemeyle muhalefeti toplumun dışında bırakmak çabası… 12 Eylül rejimi tam olarak da bunu amaçlıyordu. Siyasete, sanata, tarihe ve spora yani insana yön verme, koşullarını ve çerçevesini belirleme çabası her faşist rejimde olduğu gibi 12 Eylül rejimi için de vakıa idi, futbol ise bunları gerçekleştirme çabasında diğerlerinden ayrılamayacak önemde bir aygıt… Elde Kuran ile yapılan mitinglerin, arabeskin, köşe dönmeciliğin, adam sendeciliğin, serbest piyasanın yerleştirildiği bir darbe kuşağında, cuntanın rejimini meşrulaştırma çabalarından birisiydi dönemin “Bastır Ankaragücü”sünü kendi kokmuşluğuna teşne etmek… İşte olay aslında bu kadar basit ve aslında o nispette de karmaşık. Dünya üzerinde de tüm baskıcı ve faşist rejimler de bu tip sihirli kısa yollar bulmuşlar kendilerine… Salazar -ki yine bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarca Franco’ya mal edilerek Fado/Fiesta/Futbol dedikleri- 3F ile yani Fado (eğlence), Futbol ve Fatima (din) ile formülize etmişti rejimini. Hitler’in 1936 Berlin Olimpiyat oyunlarını kendi rejimini gizlemek için nasıl bir fırsat olarak olarak değerlendirdiği yine arşivlerdeki yerini korumaktadır. Günümüzde ülkemizde yapılan uluslar arası bir tenis organizasyonunda bile Başbakan’ı geçtim Belediye Başkanı ve hatta Spor İl Müdürü’ne plaket verdirmesi de yine aynı bu evrensel zihniyetin bir yansımasıdır. Her şey kontrol et, tanımla, sınırla ve bu tanımın ve sınırın dışında kalan her şeyi yaftala, ötekileştir ve cezalandır. Bu egemen dilin bu ülkedeki en büyük mağdurlarından birisi hiç şüphesiz Mke Ankaragücü’dür. Bu Mke Ankaragücü’nü de darbeci, cuntacı, Evrenci yapmaz; yapsa yapsa tüm bunların hepsinin birden mağduru yapar.

Yazı halkci.org için yazılmıştır. Görseller için ankaragucutarihi.blogspot.com adresinden yararlanılmıştır.

Bir Sigara İçimlik Yoldur İtfaiye Meydanı

itfdaiye 2
facebooktwittergoogle_plusmail

Dinçer Mendillioğlu – (10 Temmuz 2016)

 

Not: Notlar hep sonda olurdu lakin bir değişiklik yapıp başa alalım. Bu ve bundan sonraki tüm yazılarımı, yaşamlarını her gün sokaklarda destansı bir mücadele ile yeniden örgütleyen, üreten kendi romanlarının isimsiz mezarlıklar gibi isimsiz kahramanları olan ve edindiğim tüm bilgi birikimleri paylaşmama sebep olan sokaklara ve sokaklarda alınterlerini ilmek ilmek ören bir ustanın zarafetini taşıyan emekçilerine adıyorum. Ve her satırını o güzel insanlardan almış olmanın tarifsiz coşkusuyla… Devamını oku

Kazanan Toplumcu Spor Olsun!

spor foto
facebooktwittergoogle_plusmail

Umut Tunç  (03 Haziran 2016)

 

Spor, ‘amacın kazanmak olduğu’, kaybedenin hiçe sayıldığı, günümüz dünyasının arenaları kabul edilen stadyum ve spor salonlarında karşılaşmalarının yapıldığı, genel bir çoğunlukla sporcu ve taraftarlarının birbirlerine düşman gibi davrandığı, güya beden terbiyesi olarak tanımlanan ama gladyatör karşılaşmalarını aratmayacak kadar vahşi boyutlara ulaşmış ciddi bir endüstriye dönüşmüş bir pazar.

Ana geçim kaynağı (taraftar, seyirci) lümpen proletarya olan, ama seyirciler hariç herkesin kazandığı bu endüstriden tabii ki devletler de yararlanmakta ve bu alanı kitle iletişiminde ciddi bir koz haline getirmekteler. Futbol, basketbol ve boks bu pazarda en revaçta olan spor dalları.

Çoğunluğu alt orta sınıf ve yoksul olan taraftarlar, bir yandan hayal bile edemeyecekleri kadar çok paralar kazanan kulüp ve sporcuların finans kaynağı oldukları gibi, çoğu zaman da devletlerin can simidi olabiliyorlar.

Taraftarların aşırı tutkulu-fanatik olma halleri, tuttukları takımın ya da destekledikleri sporcunun uluslararası bir müsabakası olduğunda, devletler için kesinlikle değerlendirilesi bir afyonlu duruma dönüşebiliyor. İnsanlar başarı durumunda kendilerinden geçip birkaç gün zafer sarhoşu olabiliyorlarken, devletler bu süreyi çok iyi bir fırsata çevirebiliyorlar.

Zafer sarhoşluğunun taraftarların hayatlarının her anına yayılması, devletlerin bu afyonlu günlerde toplum nezdinde tepki uyandırabilecek yasa ve kararları alması için altın saatler ya da günler olabiliyor.

Hayatları sosyoekonomik anlamda zor olan insanların, mutluluğu bir spor müsabakasına endekslemeleri kuşkusuz sosyologların ve toplum bilimcilerin çalışma alanı; fakat sonuçları toplum için pek de istediğimiz gibi olmuyor.

Bu afyonlu günlerde çıkan savaş yasaları, bel büken vergi kararları, zaten sosyoekonomik anlamda zor zamanlar geçiren toplumu daha da zor zamanlara itmekte, içinden çıkılması daha zor şartlarla yüz yüze bırakmakta. Fakat endüstriyel sporun başarı çıtasının hiçbir zaman son noktasının olmaması, uzaydaki kara delikler gibi bitmeyen soru işaretlerini peşinden getiriyor.

Lümpen proletarya için hayat ‘bu da mı gol değil?’ minvalinde seyretmekteyken, devletler peşin satan satıcılar gibi gününü gün etmeye devam ediyorlar.

Eni sonu bir spor müsabakası deyip geçebiliriz; gel gelelim kazın ayağı öyle değil: 3-4 gün boyunca tüm gam gasaveti yakıyor, dünya yansa umursanmaz bir hal alıyor!

İşin en ürkütücü boyutu ise, insanların en ama en insani yerden aldıkları yaralara bile kayıtsız kalmaları oluyor.

Yaşamların daha da sürdürülebilmesi zor bir hal alması mı diyelim, yoksa onlarca yoksul evladın yaşamını yitirmesi mi diyelim, ne dersek diyelim afyonun etkisinin önüne geçilemiyor…

İnsanlar, ne çocuklarının geleceğine kurşun sıkan yasaları ne de kendisi gibi yoksul olan ailelerin evlatlarını kara topraklara vermelerini gündemlerine getiremiyor; bu acziyet karşısında sadece ve sadece bir spor müsabakasının sonucu ile ‘günü kurtarmanın’ ferahlığının akışına kendilerini bırakıyorlar.

Küçük bir örnek vermek gerekirse: Türkiye başbakanının ölmüş bir askerin çocuğunu yanına alıp, VIP tribününde ulusal bir futbol müsabakasını izlemesini; o küçük bedenin hiç hayalini kuramayacağı baba sevgisini görmezden gelerek, o küçük bedeni bir ajitasyon aracına çevirmesini bir kenara not almamız gerçeği…

Kuşkusuz bizim gibi kendini toplumcu gören, toplumsal duyarlılığı yüksek olan insanların da gönlünde yatan takım ya da sporcular var. Peki, bu ulusal afyon günlerinde bizlerin üzerine düşen görev ne?

Elbette sevinip mutlu olacağız, zira mutlu olmak için çok fazla alternatifimiz yok!

Lakin ne evladını toprağa veren anayı, ne babasız kalan kuzuları, ne de hayatımızın her alanını tehdit eden halk düşmanı politikaları, müsabakanın bitişinden itibaren mıh gibi zihnimize kazınmış halde bulmamız gerektiğini unutmamalıyız.

Yaşanacak eşit özgür bir dünyamız olmazsa, ne favori boksörümüzün altın kemeri, ne tuttuğumuz takımımızın zaferleri ne de olimpiyatlarda topraklarımızı temsil eden sporcuların başarıları, gelecekte görmeyi heves ettiğimiz güzel günlerin asla ve asla habercisi olamayacak! Toplumcu kolektif hayatı inşa etmeye faydası olacak spor ahlakını oturtamadığımız her gün, aydınlık günlerimizin inşasında düşüp kırılan bir tuğla olacak…

Kübalı efsane olimpiyat ağır sıklet boks şampiyonu Teofilo Stevenson’un ABD’li organizatörlerin ona sunduğu dünyanın en zengin ama ABD’li sporcusu olma teklifi karşısında söylediği ‘dünyanın en zengin boksörü olmayı 3 milyon Kübalının mutluluğuna değişemem’ yanıtındaki gibi bir irade ortaya koymalı; başarıyı ve başarının getirdiği mutluluğun keyfini, eşit, adil ve özgür bir dünyada sürmeyi kabullenmek zorundayız…

Son düdük çaldığında, son gonk çınladığında, son ses tabancası patladığında, kazananın toplumcu spor olması ümidiyle…

 

Yazı halkci.org için yazılmıştır.

Seks İşçiliği Mafyanın Tekelinde

IMG_2953
facebooktwittergoogle_plusmail

Anıl Yurdakul (14 Nisan 2016)

 

Seks işçiliği Avrupa’da işçi kategorisinde iken, Türkiye’de mafyanın tekeline geçiyor mahallere bölünüyor.

Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar eden trans seks işçisi Eylül Cansın’ın ardından seks işçilerinin sorunları dikkat çekiyor. Tarlabaşı Bulvarı boyunca kaldırımda bekleyen seks işçilerinin başında bekleyen pezevenkleri tarafından haraca bağlanmış durumda. Bir dönem seks işçiliği yapmış olan Esmeray ile seks işçilerinin sorunlarını Beyoğlu’nda görüştük. Devamını oku

18 Yaş Çok Erken

hasan oğuzhan aytaç
facebooktwittergoogle_plusmail

Anıl Yurdakul – (24 Şubat 2016)

 

Çocuk esirgeme kurumlarında çocukların 18 yaşına kadar sığınabilmeleri, yurttan ayrıldıklarında topluma alışma zorlukları yaratıyor. Yurt hayatından çıktıkları an itibariyle ilk olarak barınma sorunuyla karşılaşan çocuklar toplumun gerçekliği ile yüz yüze kalarak iş bulmak için çabalıyor, topluma adapte olamayan çocukların birçoğu ise intihara kalkışıyor.

Çocuk esirgeme kurumlarında çocukların 18 yaşına kadar barınmalarının ciddi bir sorun olduğunu belirterek 18 YAŞ ÇOK ERKEN Kampanyası başlatıldı. Kampanya sözcüsü Hasan Oğuzcan Aytaç ile kampanya sürecini görüştük. Devamını oku

Ertem Eğilmez ve Arzu Film Ekolü

ertem eğilmez
facebooktwittergoogle_plusmail

Özgür Ilgın – Açık Günlük (3 Mayıs 2015)

 

Ertem Eğilmez bu ülkenin tüm insanlarının üstünde anlaşıp mutabakata varabileceği pek az ortak değerden biridir. Eğilmez bir politikacı, Arzu Film de bir parti olsa üçüncü dünya diktatörlüklerinin ülkede demokrasi havası varmış havası vermek için yaptıkları hileli hurdalı düzmece seçimlerde aldıkları %90’lı %95’li oyları hilesiz hurdasız ve güle oynaya alırdı. Biz de güle oynaya oy verirdik. Ertem Eğilmez’in üslubunu ve Arzu Film ekolünü bu derece sahici ve cazip kılan nedir? Gelin Hep birlikte inceleyelim. Devamını oku

Mostar’ın Futbol Üzerinden Farklı Yüzleri: FK Velež Mostar ve HŠK Zrinjski Mostar

duygu mostar
facebooktwittergoogle_plusmail

M.Berkay Aydın – (07 Nisan 2015)

 

Adını acı olaylarla hatırladığımız bir coğrafya Bosna-Hersek…20. yüzyılın sonunda insanlığa yakışmayacak acıların ve türlü kıyımların yaşandığı, her kesimden-kimlikten insanın etkilenmesine karşın Bosnalı Müslümanların görece daha fazla acılar yaşadığı bir ülke. Bölgenin bugüne kalan kültürel ve sosyal mirasında o coğrafyayı yaklaşık 500 sene hakimiyetinde tutan Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisi oldukça büyük. Aslında bölge açısından en ilginç gelişme, tarih içinde bölgenin yerli halklarından olan Boşnakların İslam’ı seçmeleriyle ortaya çıkar. Malcolm, Bosna’da Müslümanlığın yayılmasında kentlerin gelişmesi ve yeni yerleşimlerin açılmasının, idari ve iktisâdi merkez özelliğini taşıyan yeni ve gelişen kentlerin, Bosnalılar’ın Müslümanlığı seçmelerinde önemli bir rol oynadığını belirtiyor(Malcolm, 2000:87). Özgür Dirim Özkan, bölge halkı olan Boşnak’ların, Anadolu’dan gelen Osmanlıların dini İslam’ı seçmelerinde Osmanlı’ların farklı din ve dillere hoşgörüyle yaklaşmalarının temel etken olduğunu hatırlatıyor (2009:37). Hoşgörünün bu noktadaki önemi, Osmanlı’nın bölgede etkili olduğu dönemlerde hem Avrupa’da hem Balkanlar’da varolan din temelli çatışmalar ve genel anlamdaki ‘düzensizlik’tir. Düzensizlik, bir açıdan görece sınırlı bölgeleri elinde tutan ‘soylu’ aileler arasında rekabete, bir diğer yandan da Hristiyanlık içerisindeki çatışmalara işaret etmekteydi. Bölgeye gelen Osmanlı’ların genel anlayışı ise ‘imparatorluk’ nosyonuna uygun bir şekilde farklı kültürleri birarada tutmaya dayanıyordu.

Devamını oku