Bir Sigara İçimlik Yoldur İtfaiye Meydanı

itfdaiye 2
facebooktwittergoogle_plusmail

Dinçer Mendillioğlu – (10 Temmuz 2016)

 

Not: Notlar hep sonda olurdu lakin bir değişiklik yapıp başa alalım. Bu ve bundan sonraki tüm yazılarımı, yaşamlarını her gün sokaklarda destansı bir mücadele ile yeniden örgütleyen, üreten kendi romanlarının isimsiz mezarlıklar gibi isimsiz kahramanları olan ve edindiğim tüm bilgi birikimleri paylaşmama sebep olan sokaklara ve sokaklarda alınterlerini ilmek ilmek ören bir ustanın zarafetini taşıyan emekçilerine adıyorum. Ve her satırını o güzel insanlardan almış olmanın tarifsiz coşkusuyla…

 

Kendime ait aslında size ait olacak bir köşemin olmasının vermiş olduğu heyecanla sıcacık ve bir o kadar da uzun soluklu olmasını dilediğim bir merhaba. Bir sayfaya sığdıracağım ya da heybemin aldığı kadar misali, kendi dünyamı açmak isterim. Benim dünyam aslında sizin dünyanız. Hepimizin bir şekilde gördüğü, göreceği, görmeyi istemeyeceği tıpkı yaşamın kendisi gibi durağan olmayan, kendi kendine yeten ve yeniden tarif edilen, bir o kadar karmaşık bir o kadar da yalın. Her defasında kendimize sormaktan kaçındığımız ama bir o kadarda cevaplamaktan da geri durmadığımız hayatın kendisini ele alacağız birlikte. Birlikte diyorum, çünkü içinde hepimizden biraz olacak. Günaşırı aşındırdığımız sokakları ve sokakların aşındırdığı yaşamları birlikte gözlemleyeceğiz. Bazen çuvaldızı değil iğne iplik fabrikalarını komple kendimize batıracağız, bazen de bizi bize yabancılaştıranlara. Eni sonu hesaplaşacağız, hesaplaşırken de kendimizden azda olsa bir şeyler bulacağız. ” Yok, aslında farkımız hepimiz bir birimize benzeriz” derler, o kavilden benzeyeceğiz bazı bazı birbirimize. Eleştirdiğimiz şeylerin esiri olmanın vermiş olduğu dayanılmaz ağırlığı birlikte yükleneceğiz omuz verenlerle. Haydi, vira bismillah deyip başlayalım sokaklarda gezinmeye.

Ankara sokakları aşındırılırken önce biraz Ankara’yı bilmek gerekir tarihini, barındırdıklarını, nasılda insanda tutkuya dönüştüğünü, ilk gelişleri ve ömrübillah Angara’lı kalışları. Dikmen kapısından Mamak çıkışına, oradan Bitpazarına (İtfaiye Meydanına), eski hale, katırcılara, Saman pazarına, Sincan tren istasyonuna, Ulus heykele, Hacı bayram meydanına, amele pazarlarına, sabahçı kahvehanelerine, her köşede beliren bitmek bilmez nidalarıyla Ankaragüçlülerine, suluhan da gelinlik kızların ilk kına tepsilerini alışına o yüzlerin de ki tarifsiz mutluluk ve heyecanla beliren gülüşlere, Mamak’da 90’lı yıllarda hemen her köşe başında yazılan faşizme geçit yok yazılamalarına, Etlik’te komünizme geçit yok sözlerinin şimdi nasıl bir arada yaşamaya dönüştüğüne, Cebeci’de açılan ilk açık hava sinemalarına, her mahallede bulunan zemini bayır aşağı olan mahalle maçlarının yapıldığı eğri top sahalarına, at arabalarında süt, keçiboynuzu ve kırık leblebi satanlara, ellerinde kalayları ile hayatımıza renk katan kalaycı Romenlere, Kızılay Karanfil sokakta alınan yasaklı solcu kasetlere, her bir gecekondunun önünde su bardağında alınıp çitlenen çekirdeklere, eski gençlik parkında ailecek oturulup semaverlerde ilk yudumlanan çayına varana kadar bilmek gerek Ankara’yı. Yazarın dediği gibi “Hasretin nazlıdır Ankara”.

Biz de bu nazın nasıl bir hasrete ve vazgeçilmeze döndüğünü “rastgele” deyip sokakları birlikte aşındırarak başlayalım. İlk durağım herkesin hemen hemen bildiği ve üzerine türlü şeyleri söylediği Bitpazarından, Hergele Meydanı ya da namı diğer adı ile İtfaiye Meydanından başlayarak sohbete ortak olalım. Bir sonraki yazımda İtfaiye Meydanı’nın kurucu esnafı ve halen orada bir çınar misali ömür tamamlayan Kamil babayla söyleşimizi paylaşacağım. Söyleşi öncesi bir İtfaiye Meydanı yazısıyla bellek tazelemesi yapmak istedim. İtfaiye ya da Hergele Meydanı, 1900’lü senelerde bu günkü Opera binasından şu an itfaiye meydanının bulunduğu Altındağ Belediyesi’nin Ulus kısmına bakan yerlerini kapsayan bölgedir. Hemen karşısında şu anki Gençlik Parkı, az üstünde Saman Pazarı, Hamamönü, yukarısında Ankara Kalesinin saate bakan yönünün kestiği hemen solunda ise Ulus heykelin bulunduğu merkezi bir yerdir. Oldukça geniş bir arazide olması buranın kaderini ve ismini yıllar yılı değiştire gelmiştir.

Öncelikle isminden hareket edelim. Meydan ismini 1900’lü yılların başlarında almış. O dönemlerde yeni yaşam alanını ve kentin kısmen merkezini bu bölge oluşturuyordu. Ve en büyük avantajı ise Ankara’nın tam ortasında oluşu, hemen her yere eşit uzaklıkta olması ciddi bir ilgi odağına dönüşmesini sağlamıştır. O dönemlerde hayvan otlatılması ve ulaşım için kullanılan at arabalarının sürekli burada durup mola vermesi, meydanı Hergele Meydanı olarak andırmaya başlamış. Bunun dışında daha belirgin bir özelliği de meydanın gösterilerde de kullanılmasıydı. Cambazlar o dönem gösterilerini buralarda yapar halkın eğlencesi olurlar. Hutbeler burada verilir, hatta bayramlarda etkinlikler burada olurmuş. Dönemin esnaf ya da tüccarları at, katır ve eşekleri ile meydana gelir burada konaklarmış. Bölgenin düz oluşu Ankara’nın meşhur yokuşlarının burada pek olmaması yük taşıyan hayvanların konaklamasın da ciddi bir etken olması burayı bir konaklama merkezine dönüştürmüş. Ve ismini meydanımız bu şekilde Hergele Meydanı olarak almış. Bu bölgenin oldukça uğrak bir yere dönüşmesiyle birlikte, terminal gibi kullanılmaya başlanılması meydana yeni bir isim kazandırdı. Bu yeni ismi ise Hergelen Meydanı oldu. O kadar çok farklı motiflerden insanların gelmesi, at arabalarının ve normal taşıtların yeni yeni burayı kullanması meydanı eski biçiminden farklı bir forma dönüştürdü. Hergele oldu Hergelen Meydanı. Meydanımızın kaderi bununla da bitmedi. Ülkenin içinde olduğu politik, siyasal ve askeri süreç kıtlık dönemleriyle pekişince meydanımız Ankara’nın un ve ekmek ihtiyacına cevap olmaya başladı. Kurulan un fabrikası Ankara’nın ihtiyacına o dönem karşılık verdiği söyleniyor. Un fabrikasının kapatılıp bu günkü itfaiyenin teşkilatının kurulmasıyla birlikte meydanda ki un fabrikası itfaiyeci ailelere lojmana dönüştü. Sonrasında ise bu günkü Opera binasının yapılmasıyla meydan son adını aldı ve Operaya dönüştü. Operaya dönüşmesiyle birlikte yapılan yollar, binalar Opera ile İtfaiye meydanını bir birinden ayırıp günümüz haline dönüştürdü.

Yıllar sonra, kentin aldığı göç, Cumhuriyet dönemi, Ankara’nın başkent oluşu ile birlikte Ulus tam bir merkeze dönüştü. Bu merkezleşme ile birlikte en popüler ticaret alanları o dönem buralara sırasıyla kuruldu. Çıkrıkçılar yokuşu, Saman Pazarı, Hal, Anafartalar, Posta caddesi, Dışkapı, Suluhan, Bentderesi gibi yerler ilk uğrak yerlerdi. Tekrar İtfaiye meydanına dönecek olursak. Dönemin esnaflarının ilk alış veriş için oluşturduğu Pazar yeridir. Bu gün pek çok kesim için kaçak mal ve çalıntı pazarı olarak bilinse de. Bu durum tamamıyla politik bir iftira ve rant alanı açmayla ilgilidir. Çünkü İtfaiye Meydanı Ankara’nın en merkezi yerleşim alanlarının başında geliyor. Bir avuç ikinci el eşya satıcısına öyle bir yeri bırakmak günümüz politik ufku için tahammül edilemez derecededir. Sözde hem kentin kendisi açısından, hem de silüeti açısından pazar yeri yıkılmak istenilmektedir. Aslında yıkılmak istenilen şey bir pazardan çok, koca bir tarihtir.

Tarih izlerini ve derinliğini her adımında yaşatmaktadır. İtfaiye Meydanı ve çehresi halen şehir dışından gelenlerin ve hatta kentleşmeyi tam sağlayamamış pek çok kesimin ilk tercihidir. Çünkü fiyatları eski usul pazarlık kabilinden hareket ile yapılır. Gelen müşteri kendini görür orada. Çünkü ülkem insanının minik bir puzzle hali vardır orada. Emekçiler ve hatta emekçi sınıf altı yoksulluk sınırı. Orada yoksulluk ya da emekten kimse çekinmez, herkes aynıdır. Hatta biraz Pazar dışında görüntün varsa, dikkatleri üzerine çekersin. Aslında sınıfsal bir çelişkinin tarifsiz izleridir aynı zamanda İtfaiye Meydanı. Onun dışında 5 liraya da bulur pantolon ihtiyacını, çok iyi pahalı bir mobilyanın ikinci elini çok cüzi rakama da. Aranılan her şey vardır. Koca bir AVM içinde hapsedilmiş yaşamlar yerine, gün ışığına bakarsın. Buram buram emek vardır her tezgâhta ya da mağazada. Çıkışmazsa paran yolun düştüğünde getirirsin derler. Objeleştirilmiş insan figürleri değil, alınacak ürüne, ihtiyaca odaklıdır sohbet. Hemen her esnafta pazarlık için tutuşmuş iki eli görmek oldukça mümkündür. “Vallahi kurtarmaz ağbi” ya da “Kurtarır hemşerim kurtarır benden de kazanmayıver” en çok duyduğumuz sözlerdir. Kültürel geleneklerimiz de pazarlık sünnet esaslıdır. Lakin kent yaşamı ve durdurulamaz tüketim pazarlık kültürünü de neredeyse yok etmiştir, diğer pek çok şey gibi. O yüzden her adım başı tatlı atışmaların olduğu pazarlıklara denk gelmek mümkündür.

İtfaiye meydanında dillerin kimliklerin önemi yoktur. Türkü, Kürdü, Çerkezi, Arabı, Çingenesi yıllar yılı tutunmaktadır hayata. Emek eksenli bir araya gelinmiş yaşamlarda kimliklere dair muhabbet ancak hemşeri çıkarmak için yapılır. Israrlı GBT sonucu mutlaka bir tanışıklık bulunur ve diyalog bunun üzerine kurulur. İtfaiye meydanının üç girişi vardır ama herkes iki girişi var bilir. Birinci girişi Ulus Opera tarafı yani merkez olan giriştir. Diğer ikinci giriş ise üst taraftan bu günkü Altındağ Belediye binası ve Ankara Kalesi Ahiler Çarşısı yönündendir. Üçüncü giriş ise opera köprüsü yanında bulunan mobilyacılar çarşısı içindendir. Belediye binasının olduğu girişte bizleri minik bir ara karşılar, belki ilk bakışta dışardan gelenleri tedirgin edebilir, lakin izlenimin yersiz olduğu daha ilk adımı attığınızda anlarsınız. Sağlı sollu eski usul tezgahlar dizilidir yan yana. Bir birine benzer gibi görünürler ama hepsi de farklıdır. Birinde elektronik, diğerinde kıyafet, hırdavat, ahşap eşyalar sırasıyla açılıdır. İyi ürünleri almak için sabahım erken saatlerinde gitmek önemlidir. Çünkü ikinci el eşyalar öğlen olmadan neredeyse tükenir. Ama kalanlar da yine de iş görür. Genelde sol taraf dükkan gibi sağ taraf ise tezgahlardan oluşmaktadır, bu durum giriş için geçerlidir.

Hemen girişte sağdan 5 ya da 6’ıncı dükkan İtfaiye Meydanının kurucusu Mardinli Kamil babanın yeridir. İkinci yazımda kendisini özellikle anlatacağım ve söyleşisini paylaşacağım. Şimdiler de yoğun hastalık ile mücadele vermekte, tez zamanda iyileşir koca çınar diyelim. Kamil babanın ve oğlu Necmettin dayının Antika dükkanları vardır yan yana. İçeride neler yoktur neler deyip devam edeyim. Sol tarafta kazancılar ve mutfak malzemecileri sıralıdır genelde aşağı doğru indikçe. Sağ tarafta ise daha çok 1 ile 20 tl arası ürünlerin bulunduğu ucuzcular vardır. Şöyle gözünüze bir bakar o kılığını kıyafetini süzdüğümüz esnaf. Siz ne olduğunu anlamdan ürüne olan ilgini alakanı anlarsa bastırır fiyatı en üst seviyeden, artık gerisi pazarlık becerinize kalmıştır. Yine aşağı doğru inerken Arap Abi’nin kasetçisi vardır, yasaklı Selda Bağcan kasetlerinden Elvis Presley’e, Bülent Ersoy’un ilk yıllarına, Mahzuni babaya kadar herkes vardır. Çoğu da orjinaldir, ya da dönem kopyasıdır. Fiyatları 50Kr ile 5Tl arası gider gelir. Topluca alırsanız değme Arap Abi’ deki keyfe. Bazen Ahmet Kaya sesi, bazen Kürtçe bir ezgi, bazen de yöresel Türküler çalınır kulağınıza. Eski kasetçalarları teyplerin sesinden müzik dinlemeyi özlediğimizi anlarız anlıkta olsa. Hemen sonrasında kokusu girişlere kadar uzanan lokantayı görürsünüz. Ekmek fiyatına neredeyse karnınızı doyurursunuz, o kadar ucuzcadır. Tabi arada dolaşan simit ve lahmacuncuları unutmadık.

Sonrası bıçakçılar gelir hemen. Zülfikardan, Ankaragüçlü yazan kamalara, eski Rambo bıçakları ve dahası oldukça fazla çeşit vardır. Bıçağa özendirmeyelim diye uzatmayalım. Ankaragücü’nün ismi hakimdir tezgahlara. Derin bir tutkudur Ankaragücü. Pek çok tezgahta eskimeye yüz tutmuş sararmış gazete parçalarından Ankaragücü takımının onbirlerini ve resimlerini görmek anormal değildir. Ve hayatlarının hemen hemen çok döneminde az hasretlik paylaşmamışlardır Ankaragücü ile. Ortalara doğru geldikçe daha büyük yerler vardır. Sanayi tipi mutfak malzemelerinin satıldığı 2.el ve sıfır spot ürünler. Büyük mağazalarda gördüğümüz kahve makinasından, tost ve çay makinasına aklımıza ne gelirse vardır. Fiyatları ise yaklaşık %40 daha ucuzdur. Tüm mutfak eşyalarını gururla oralardan almış biri olarak da yazıyorum aynı zamanda. Ardından yol ikiye bölünür sol taraf mobilyacı, elektronik eşyacı ve demircilere ait gibidir sağ taraf ise daha gündelik ihtiyaçlara hitap eder.

Mobilyalar gerçekten ucuz ve dayanıklıdır. Hatta pek çok insan mobilyalarını oradan alır, ama sosyal statü gereği bir küçümseme olarak algılanacağını düşündüğü için İtfaiyeden aldım demez de, illa bir mağaza ismi iliştirirler. Yurdum acı gerçeğidir ve derin bir itiraf. Ucuza almak sanki kent yaşamında ince bir alınganlıktır bu, rekabet ortamında. Meydanın orta yerinde Camii vardır, esnaf ve ziyaretçiler sıkça bu camiyi kullanırlar. Bazen ibadet bazen el yüz yıkayıp serinlemektir ihtiyaç. Aşağılara doğru indikçe eski bir çay ocağı vardır çayı halen ısrarla 75Kr’dir. Çayı da kaçak ve yerli çay harmanı sağlamdır. İkinci el telefon tezgâhları, eski askeri malzemeler ve fiyatları 25Tl’yi geçmeyen ayakkabı dükkânları vardır sırasıyla. Bir de meşhur dericimiz vardır. Neredeyse deriye ait tüm çeşitler bulunur. Eski 80’li yılların o ilginç deri montlarından, uzun deri ceketlere, kemer, çanta, cüzdan ne ararsanız vardır. Belki de fiyatı Pazar standartlarına göre en yukarı da olan 5-6 yerden biridir. Kişisel fikrim değer aldığınız her ürüne.

Artık sonlara yaklaşıp Opera girişine doğru geldiğimizde yine büyük sanayi tipi mutfak eşyacıları, gerçekten görülmeye değer spotçular ve elektronikçiler vardır. Onun dışında oldukça büyük ve yan yana duran ikinci el Bit Pazarı kıyafetçileri durur. Her tezgah başında orta yaş üzeri bir insanımızı görmek mümkündür. Alanı da satanı da orta yaş üzeridir. Spotçular meydanın neredeyse hepsinde olduğu gibi ürünlerini çok ucuza ve peşin verirler. Aklımıza gelebilecek her ürünü yine oldukça ucuza almak mümkündür. Ve pazarın sonunda tütüncüler ve çaycılar karşılar sizi, bir başka ifadeyle Opera girişi ile İtfaiye Meydanı ya da diğer adıyla Bit Pazarı yeniden başlar.

Şimdi İtfaiye Meydanı yıkılma tehdidini ve kentsel dönüşümü en derinden yaşayan yerlerin başında gelmektedir. Hatta bazı yerlerde yıkım başladı. Bu yazıyı bir Ankara Romantizmi olarak değerlendirmemek gerek. Tamamıyla objektif bir gözle, yıllarını oralar da geçirmiş ve halen de geçiren biri olarak değerlendirilmesini umuyorum. Kentler meydanlarıyla anılır yeni yapılacak olan AVM’leri ile değil. Dünya mimarisi ve planlaması da aşağı yukarı meydan kültürüne uygundur. Biz de olduğu gibi gelişi güzel AVM yapma esaslı değildir. Ve ne komiktir ki, AVM’lerde yeni dönemde minik zanaatkâr bulundurulması zorunluluğu getirilerek esnafın yaşatılacağı savı ortaya atılmaktadır. AVM ve zanaatkârı şöyle bir gözümüzde canlandıralım, canlanmıyor değil mi? Esnaflık ve kent yaşamı böyle böyle yok edilmektedir. Anlatılacak hikâye başka negatif bir duruma dönüşürse işte burada nostaljik romantizm başlar.

400 küsür esnaf, tezgah, bulduğu çöpten eşyaları satmaya çalışarak hayata tutunanlar, onbinlerce ziyaretçi ve bir miras yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Tıpkı diğer sırayla yazacağımız pek çok yer gibi. Tüketmek sadece bir ürünü almak ile anlamlandırılmaması gerekir. Görmezden gelmek de tüketmenin önünü açacaktır. Ulus İtfaiye Meydanı emekçilerine selamlar ile…

 

Yazı halkci.org için yazılmıştır. Görsel için http://www.angaragazetesi.net/ internet sitesinden yararlanılmıştır.