Bir Klişe: “Darbecilerin Takımı MKE ANKARAGÜCÜ!”

adil ankaragücü
facebooktwittergoogle_plusmail

Anıl Toygar – (10 Temmuz 2016)

 

Memleket dahilinde ezbere bilinenler dışında, doğru bilinen, çok söylenen ama çok azı doğru “gerçekler” mevcuttur. Bunları ekseriyetle en iyi tanımlayan söz -biraz da klişeleşmiş olmakla birlikte- hiç şüphesiz Uğur Mumcu’nun “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” ifadesidir. Klişe, TDK sözlüğüne göre basmakalıp söz ve görüş olarak tanımlanıyor. Bu yazı son 34 yıldır envai çeşit spor tellalının diline pelesenk ettiği bir mevzuya ilişkin oldukça siyasi bir durumu tüm açıklığı ile tartışma iddiasındadır. Bu yazı, selamlaşması, bıyık bırakması, etek giymesi, kafasına taktıkları, bebesine koyduğu isimleri bile politize olmuş bir coğrafyanın yakın tarihine futbol üzerinden bakarak, aslında gerçeğin de hiç öyle büyük çoğunluğun düşündüğü gibi olmadığını ve bu dillere pelesenk edilen mevzunun ne kadar da zorlama olduğunu gösterme niyetindedir. 80 darbesinin bu coğrafyadaki insanlara, doğaya tarihe neler ettiği başkaca mecralarda türlü çeşitli anlatılagelmiştir. Buradaki amaç aslen darbe mağduru olan köklü bir camianın nasıl kolaycılığa kaçılarak itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı, gerçeğin ne olduğunu ortaya koymaktır. Yazı sonunda darbeci/darbe mağduru ikilemine ilişkin değerlendirme okuyucuya bırakılacaktır.

Mke Ankaragücü… 1910 yılında Zeytinburnu’nda İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından kurulan bir işçi takımı. Ankara’ya tayininin çıkışı cumhuriyet sonrası döneme tekabül ediyor. Amacımız burada ayrıntılı bir kulüp tarih anlatısından ziyade Mke Ankaragücü’nün nasıl politik bir obje haline geldiğini anlatmak olduğundan doğruca 13 Mayıs 1981 tarihine gidiyoruz. 1980-1981 futbol sezonu darbeye de ev sahipliği yapması açısından olduğu kadar bir başka ilginçliği de bünyesinde taşımakta o dönem. Bir ikinci lig takımı olan Mke Ankaragücü Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi rakiplerini de yenerek Türkiye kupasında finale çıkıyor. Finalin ilk ayağında Mke Ankaragücü rakibi Boluspor karşısında 2-1 galip ve bir hafta sonra Bolu’daki rövanş için göreceli bir avantaja sahip… Göreceli diyoruz çünkü anlaşılacağı üzere kupada son söz Boluspor’un sahasında söylenecek. Bir ikinci lig takımınının buralara kadar gelmesi bugün bile büyük mesele sayılıp sempati toplayabilecekken, “toptancı” ve “tümevarımcı” kimi “sol” çevrelerce çeşitli zorlama suçlamalara konu edilecektir. Arif Kızılyalın 12 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde finale gelene kadar oynadığı Beşiktaş ve Fenerbahçe maçlarında da Sadık Deda’nın “taraflı” yönetiminin Mke Ankaragücü’nün önünü açtığını ifade etmektedir. Kızılyalın’a göre darbeciler tarafından belirlenen Merkez Hakem Komitesi Sadık Deda’yı bu kez de final maçına vererek Mke Ankaragücü’nün kupayı alması için çaba göstermiştir. Deda da buna hizmet eder şekilde 0-0 giden maçın 81. Dakikasında Boluspor’un “Kunta Kinte” lakablı Ermeni futbolcusu Minas Asa’nın “buz gibi” golünü yardımcı hakem Baki Özcan’ın uyarısıyla iptal ederek kupayı Mke Ankaragücü’ne adeta hediye etmiştir. Günümüzün teknolojileriyle bile çoğu zaman net karar verilemeyen ofsayt pozisyonlarına rağmen Kızılyalın siyah beyaz bi kaç dakikalık görüntülerden o pozisyonun nizami bir gol olduğundan gayet emin gözüküyor! Tam da burada devreye 25.04.2012 tarihli Sabah Gazetesindeki Minas Asa röportajı ile Erhan Öztürk giriyor ve hakemin önce golü verdiğini, sonra tribündeki yüksek rütbeli subayların yan hakemi yanlarına çağırarak golün iptal edilmesini sağladıklarını ifade ediyor. Tüm bunlar Bolu Şehir Stadı’nda, tıklım tıklım tribünler önünde ve maçın bitmesine az bir süre kala ve önce gol verilmesine rağmen birkaç rütbeli subayın talimatıyla oluyor. Neyse ki Erhan Öztürk bu gülünç iddiayı tarafına yani Sadık Deda’ya da soruyor:

“Golü yardımcı hakemimin bayrağıyla iptal ettim… Askerle konuşup golü iptal ettiğim iddiası doğru değil. Çok güzel bir maç yönettim. Yardımcı hakemlerim kimdi hatırlamıyorum. Ben golü iptal ettiğimde top kaleye gitmemişti bile. Aktif alanda bulunan bir Bolu oyuncusundan dolayı iptal kararımı vermiştim. Müsabakanın bitiminde bir gerginlik olmadı. Askerle falan konuşmadım. Böyle birşey olmaz, olamaz.”

Minas Asa’ya göre bu olay yaşanmasaydı Bolu şehrine kendisinin heykeli dikilecekti. Şehrin ortasına bir azınlık mensubu sporcunun heykelinin dikilebilmesi faşist bir cuntanın katliamlara giriştiği bir ortamda ne kadar akla yatkın bunu okuyucuya bırakarak dönemin Mke Ankaragücü başkanı Sabri Mermutlu’ya kulak verelim. Mermutlu, Soner Yalçın tarafından hazırlanan Oradaydım belgeselinde o dönem Evren cuntasının partileri ve hatta meclisi bile kapattığını ve ne isterse olacağını anlatırken “lige çıkarılma” olayının hiç de şimdi konuşulduğu gibi önceden planlanmadığını anlatır. Mermutlu lige çıkarılma kararını kupayı aldıkları günün ertesinde Ankaralı spor gazetecilerinden almıştır. Bu konuyla ilgili bir yargıya varmadan evvel dönemin koşullarını göz önüne alarak insanların yaşlarını büyüterek idamlarının infaz edildiği, “asmayalım da besleyelim mi?” sözüyle ifade edilen bir dönemden bahsedildiğini de unutmamak gerekir. İddiaları güçlendirmek için ortaya atılan bir başka dezenformasyon da Mke Ankaragücü’nün kupayı Kenan Evren’in ellerinden aldığı iddiasıdır. Evet Mke Ankaragücü Evren’in elinden bir kupa almıştır ama o Bolu’daki kupa finali değil, Ankara’daki maçta Trabzonspor’u 1-0 yenerek aldığı Devlet Başkanlığı kupasıdır.

kupa

Bu görüntü akabindeki senelerde de başkaca kulüpler için de tekrarlanmış ancak ne ilginçtir ki sadece Mke Ankaragücü’nün darbeciliğini “görselleştirmek” için kullanılmaktadır. Oysa ki Mke Ankaragücü kulübü o döneme kadar sadece bir kere küme düşmüş, kupayı müzesine götürdüğü sezon lider 20 maçta 17 penaltı kullanmasına rağmen tek bir penaltı bile kullanmamıştır. Belki o sezon bir üst lige çıkmaları mümkün olamamıştır ancak Mermutlu’nun deyimiyle kupayı almalarına rağmen lige çıkarılmış olmaları kendilerinde buruk bir sevinç yaratmıştır. Peki tüm bunlar Mke Ankaragücü camiasını darbeci yapar mı? Mke Ankaragücü yönetiminin böyle bir tasarrufa hayır diyebilme ihtimali var mıydı? Darbecilerin anayasasına %92 ile onay verildiği bir ortamda hiç bir kulübün böyle bir şeyi aklından bile geçirebilmesi olanaksızdı. Peki hal böyleyken bu durum Mke Ankaragücü’nü darbeci mi yapar yoksa kendi solculuklarını pekiştirmek için ağzında darbecilerin takımı diye Mke Ankaragücü’nü düşürmeyen sahte aydınları gördükçe darbe mağduru mu yapar? 13 maç üzerinden oynanan bir turnuvada alt liglerden gelip şampiyon olmanın bugün bile örneği görülemezken, böylesine efsanevi bir başarıyı cahillik, bilgisizlik ya da belki de kötü niyetli olarak darbecilerin takımı diye yaftalamak, yukarıda örneklerini sunduğumuz şekliyle dezenformasyonla karalamaya çalışmanın ya da pozisyon alma gayretinin adı nedir?

Türk futbol tarihinde hülleleri ve birleşmeleri bir kenara koyacak olursak, benzer şekilde siyasi kararlarla lige çıkarılmış ligde tutulmuş takımlar var mıdır? Eğer bu bir darbe ise tek mağduru Mke Ankaragücü müdür? Peşin hükümle Mke Ankaragücü’nü darbeci yapanların bilmediği şey de budur ki 1986-1987 sezonunda Mke Ankaragücü’nün yararlandığı uygulamadan Bursaspor ve dolaylı olarak Kocaelispor da faydalanmış ve küme düşmekten kurtulmuşlardır. O sezon ligin son dört sırasındaki Diyarbakırspor, Antalyaspor, Bursaspor ve Kocaelispor’un ligden düşen takımlar olmuşlardı. Ancak 1985-1986 sezonunda Türkiye Kupası finalinde Altay’ı 2-0 yenerek kupayı alan Bursaspor Ankara Bölge İdare Mahkemesi kararıyla alt lige düşmekten kurtuldu. Düşme hattındaki bir diğer takım Kocaelispor da ligde bırakılan Bursaspor’un üzerinde ligi tamamladığı için ligde kalan bir diğer takım oldu. Başka bir değişle Bursaspor kupayı alınca o da ligde kalmış sayıldı. “Başarısız” darbe girişimleri de olmadı değil yakın zamana kadar. Örneğin 2005-2006 sezonunda AKP Samsun Milletvekili Ahmet Yeni ve Diyarbakır Milletvekili İrfan Rıza Yazıcıoğlu Baykal’ın da destek verdiği profesyonel liglerden düşmenin kaldırılması için kanun teklifi vermişlerdi.

Geriye dönüp bakıldığında görülecektir ki toplum olarak kaçırdığımız şey aslında çok basit. Siyaset, hayatın her alanında iken, her nefes alışımız bile artık siyasi bir eylem haline gelmiş iken siyaseti ya da aslında daha doğru bir betimlemeyle muhalefeti toplumun dışında bırakmak çabası… 12 Eylül rejimi tam olarak da bunu amaçlıyordu. Siyasete, sanata, tarihe ve spora yani insana yön verme, koşullarını ve çerçevesini belirleme çabası her faşist rejimde olduğu gibi 12 Eylül rejimi için de vakıa idi, futbol ise bunları gerçekleştirme çabasında diğerlerinden ayrılamayacak önemde bir aygıt… Elde Kuran ile yapılan mitinglerin, arabeskin, köşe dönmeciliğin, adam sendeciliğin, serbest piyasanın yerleştirildiği bir darbe kuşağında, cuntanın rejimini meşrulaştırma çabalarından birisiydi dönemin “Bastır Ankaragücü”sünü kendi kokmuşluğuna teşne etmek… İşte olay aslında bu kadar basit ve aslında o nispette de karmaşık. Dünya üzerinde de tüm baskıcı ve faşist rejimler de bu tip sihirli kısa yollar bulmuşlar kendilerine… Salazar -ki yine bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlarca Franco’ya mal edilerek Fado/Fiesta/Futbol dedikleri- 3F ile yani Fado (eğlence), Futbol ve Fatima (din) ile formülize etmişti rejimini. Hitler’in 1936 Berlin Olimpiyat oyunlarını kendi rejimini gizlemek için nasıl bir fırsat olarak olarak değerlendirdiği yine arşivlerdeki yerini korumaktadır. Günümüzde ülkemizde yapılan uluslar arası bir tenis organizasyonunda bile Başbakan’ı geçtim Belediye Başkanı ve hatta Spor İl Müdürü’ne plaket verdirmesi de yine aynı bu evrensel zihniyetin bir yansımasıdır. Her şey kontrol et, tanımla, sınırla ve bu tanımın ve sınırın dışında kalan her şeyi yaftala, ötekileştir ve cezalandır. Bu egemen dilin bu ülkedeki en büyük mağdurlarından birisi hiç şüphesiz Mke Ankaragücü’dür. Bu Mke Ankaragücü’nü de darbeci, cuntacı, Evrenci yapmaz; yapsa yapsa tüm bunların hepsinin birden mağduru yapar.

Yazı halkci.org için yazılmıştır. Görseller için ankaragucutarihi.blogspot.com adresinden yararlanılmıştır.