Başkanlığın Gölgesinde İhtiyaç ve İlkeler

Cv32HN7W8AESTt7
facebooktwittergoogle_plusmail

Onur Alp Arıkan*  (12 Şubat 2017)

 

Ülkemiz için yine zor bir dönemecin eşiğinde olduğumuz ya da bir tarihsel bir kavganın bizim için uğrak noktalarından birinde olduğumuz sert mizaçlı bir dönemdeyiz. En apolitik bireyin bile kaotik tahminler yaptığı , bizim bile alışık olmadığımız bir tablodan bahsediyoruz. Açmak gerekirse referandum öncesi belki de sığ bir tartışma konusu yani “Referandum sonrası ne olur ?” sorusu. “Evet” çıkarsa bitiyor mu gerçekten her şey ya da “Hayır” çıkarsa bunu bizim yanımıza kimi klikler kar bırakmaz ve malum iç savaş gerçekten çıkar mı ? Yoksa sonunun hiçbir şey değiştirmeyeceği bir algı savaşı mı bu ?Bana kalırsa hiçbiri. Siyasallaşmayan ya da öncüllüğün olmadığı, müdahale edilmeyen bir politik havanın nereye doğru eseceği belli değildir fakat şu kesindir ki siyaset boşluk tanımaz. Ülke siyasal konumlanışın referandum öncesi iki cepheden tartışılıyor olunması olumludur fakat dediğim gibi bir boşluk var. Cepheler eğer sadece “Evet” ve “Hayır” deme sadeliğinde ise bu tartışma sadece bir yeni sakat çocuğa daha gebedir. Tarihsellikten kopuktur ve kaybetmeye mahkumdur.

Kazanmak isteyen taraf biz isek eğer, ihtiyaçlarımız doğrultusunda ve ilkelerimiz çerçevesinde bir süreci örgütlemeli , süreç sonuna sönümlenen değil yanan ateşin korlanacağı bir miras bırakmalıdır referandum sonrasına ve bu başa yazılmalıdır. “Hayır çıksın da ne olursa olsun” dersek eğer, Ekmeleddin fiyaskosuna adı konulmamış bir ek yaparız. İlkelerimiz burada devreye giriyor yani kutuplaşan cephemizi siyasallaştırılıp, somutlanacağı bir perspektif çizmeliyiz. Şu konuda öncelikle hem fikir olmalıyız ki AKP’nin en ufak kırıntısı dahi bu coğrafyada kalmayacak şekilde kararlı bir mücadele edilmelidir.

Bugün düzen AKP’de somutlanmıştır ve iktidar değişmeden tezahür edilen hiçbir düş gerçekleşmeyecektir. Karşımızda siyasal İslamın her noktasını kalifiye bir şekilde kullanan ekonomik bir güç vardır. Bu güce eşdeğer tek silah amasız fakatsız laiklik ve Cumhuriyet savunusudur. Tarihsel bütünlük önemlidir deriz, 15 yıllık iktidarın tüm adımları dini kullanılarak inşa edilmiş bir iktidar ona benzemeye çalışan “bakın biz de müslümanız” argümanıyla sadece karşının eli güçlendirilir. Gericilerden daha iyi beceremeyiz bu işi ve yaptığımız sadece onlara görünmeyen bir meşruluk katmaktır. O yüzden “Hayır diyoruz çünkü” ile başlayan her cümle iyice düşünülmelidir zira kimi “Hayır” cevapları akılsızca verilmiş “Evet”lerden daha tehlikelidir.

Işid’in örgütlendiği devletin kimi organizmalarından sempatizanların çıkıp elçilerin öldürüldüğü bir ülkede siz çıkıp bir tabana şirinlik yapmak adına laiklikten taviz veremezsiniz, bu bizi sadece bulunduğumuz hattan daha geride bir savunma cephesi kurulması demektir ki artık bu ülkenin bir adım dahi geriye gidecek mevzisi kalmamıştır.

Bize has , alabildiğine meşru, ayaklarını 200 yıllık bir kavgaya basan Anadolu ilerici birikiminin Cumhuriyet gibi yerleşik ideolojisi vardır. Bu ideolojinin de bu coğrafyada bir önderi vardır Mustafa Kemal. Son dönemlerde yükselen bir sese kulak verelim mesela “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa”. Durduk yere mi insanların ağzına dolanmıştır bu marş, asla! Bir ihtiyacın kendini somutlamasıdır, bir argümanın “ben buradayım” demesidir, alabildiğine de millidir. Başkanlık ise gayrı millidir! Tribünlerin, okul sıralarının, parkların, sokakların bu marşı haykırması içten ve kararlı “Hayır” deme şeklidir, yükseltilmelidir.

Birilerinin Başkanlık, hilafet, saltanat rüyası varsa Anadolu emekçi halklarının da Cumhuriyet’i, Mustafa Kemal’i vardır. Eğer milliyetçi tabana bir şeyler anlatılacaksa Mustafa Kemal ve Cumhuriyet kavgası anlatılmalıdır, bundan daha milli bir argüman da bulunamaz. Mustafa Kemal’den ve onun ilkelerinden taviz vermenin cezası birilerinin “Ben padişah torunuyum, şuraları bana verin” deme cüretidir. Bizim taşıdığımız cüret ise en yakın limandan bu hadsizlere Malta’ya giden bir gemi bulmaktır. Zira Selanik’li yetimlerin kanıyla canıyla kazandığı bu ülkenin toprağından ne paşa torununa ne de hacı-hocaya küçük bir çakıl taşı dahi verme lüksü yoktur.

Ülkenin gerçek sahipleri olan Cumhuriyetçilerin kendilerini her alanda cesurca ifade etmesinin yolları aranmalıdır. Referandumda verilecek her “Hayır” cevabının yerleşik bir ideolojiye ayak bastığı anlatılmalıdır ki birileri çıkıp “Hayır diyenler teröristtir” dendiğinde zamanında Atıf Hoca gibi soytarıların da Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı çıkarılan ölüm fetvaları hatırlatılmalıdır. Bu üslup zamanında hakkını arayan üniversite öğrencilerine, emekçilere “terörist” denildiğinde susulmasının ceremesidir. Ama her hatanın bir telafisi vardır. Bu hatanın telafisi neyin milli neyin gayrı milli olduğunun anlatılmasıdır. Ev sahibinin kendini hatırlatma zamanı gelmiş de geçiyordur.

15 Temmuz sonrası ABD ve AB karşıtlığına soyunan Akp’nin bu zamana kadar nasıl geldiği; kimlerle iş birliği yaptığı, kimlerle bu yolda beraber yürüdüğü, kimlere ne istenildiyse verildiği hatırlatılmalıdır. Anti-emperyalizm başlığı dün olduğu gibi bugün de yurtseverlerin argümanıdır ve geçmiş teşhir edilmelidir. Dün okyanus ötesiyle Anadolu’ya köprü kuranların, bugün o köprünün yalnızca çıkar çatışması sonrası yıkıldığını hatırlatmamız gerek. Kıblesi 6. Filo olanlardan öğrenecek yurtseverlik dersine ihtiyacımız yoktur. Bir ders verilecekse onu “Geldikleri gibi giderler” sözüyle biz veririz.

Son olarak “Hayır” cevabının aslında kim nasıl bir gelecek hayal ediyorsa çalışmasını öyle kurgulasın kopukluğuyla değil aksine bütünlüklü, ilkeleriyle cepheleşmiş, ortak gelecek ülküsüyle hareket eden, kararlı bir mücadele hattına sahip, aydınlık yarınların yaratılmasına olan umut ve inançla, geçmişten aldığımız cesaret ve cüret ile yarın bizimdir deme iradesidir. Yolumuz açık yürüyelim…

 

Yazı halkci.org için yazılmıştır.

*CHP Dörtyol Gençlik Kolları Başkanı