Artık Hepimiz Güvencesisiz

Warehous28_01
facebooktwittergoogle_plusmail

Charlie Post - JacobinMag (20 Nisan 2015)

Ekonomi değişiyor ve iş daha da güvencesizleşiyor. Bu yeni koşullarda, radikaller nasıl örgütlenebilir?

Neoliberalizm, yeni bir kavram olmaktan çıktı. 1970’lerden bu yana kavramın “Sanayisizleşme” ile birlikte merkez ekonomiler yaşanan değişimleri tanımlamak için kullanıldığı herkesin bildiği bir şey. Ancak, yakın zamanlarda aktivistler bu türden bir sermaye rejiminin sınıf yapısı üzerine olası sonuçlarının ne olacağını üzerine düşünmeye başladı: ve onlara göre, bu bahsedilen durum özünde yeni ve farklı bir şey miydi? Sendikacılık ve reform stratejilerini geçersiz kılan güvencesizlik ve emeğin bölündüğü bu –yeni- koşullar, emek hareketi konusunda radikal perspektifleri değişime zorlar mıydı?

Bazılarının dillendirmeye başladığı “prekarya” kavramı da bu hisleri ve teorileri bir araya getiren ve sol’da olanların çoğunun da onayı kazanmış bir kavramdı.

American Road to Capitalism kitabının yazarı Charlie Post, “prekarya”nın bugün çalışanların yüzleştiği değişimleri anlamada son derece yanıltıcı bir kavram olduğunu öne sürer. Black Sheep Radyosu için Tessa Echeverria ve Andrew Sernatinger tarafından yapılan bu röportajda radikaller varolan emek hareketiyle nasıl bir ilişki kurmalı ve yeni ekonomi koşullarına verilecek yanıtta taktiklerimizi nasıl değiştirmeli gibi bir dizi konu tartışılıyor.

03_281 Charlie ultra reduced image

Charlie Post

Biraz geriden başlarsak, bize sosyalistlerin, komünistlerin, anarşistlerin ve diğer radikallerin geleneksel olarak neden örgütlü emekle ilgili olduğunu anlatır mısınız?

Adım adım gitmek isterim, sosyalist/komünist sol tarihsel olarak çoğunlukla işyeri ve sanayideki üretim-imalat, taşımacılık gibi alanlarda istihdam edilen çalışan sınıfla ilgiliydi. Bu ilgi, çalışan sınıfların toplumsal bir gücü olduğu analizinden yükselir. Bu sınıfların çalışması ve emeklerinde herhangi bir kısıtlama, mağazalarda ve daha küçük işyerlerinde çalışanlardan toplumsal olarak daha fazla kapitalist toplumun işleyişine yıkıcı bir etkide bulunur.

Üretimdeki konumları nedeniyle ancak sanayide çalışanlar demokratik-ortaklaşmaya dayalı sosyalist bir topluma olan bütünlüklü bir ilgiyi geliştirebilir. Farklı kulvarlarda olan Marksist sosyalistlerin, anarko-sendikalistlerin ve diğerlerin tüm dikkatlerini işyerlerine vermesinin temel nedenini de bu oluşturur. Bu yüzden, işyerindeki örgütlenmenin önemi temel bir mesele haline gelir.

Siz sanki burada genel olarak “proletarya” ve çalışan sınıf arasında bir ayrım yapıyorsunuz?

Bu ayrımı ilk Hal Draper kullandı. Bu ayrımla genel olarak üretim-imalat, taşımacılık, inşaat, ve telekomünikasyon gibi alanlardaki sanayi çalışanları ile toplumsal yaşamın diğer alanlarındaki çalışanlar arasındaki farkı ortaya koymak isterim. Marksist ve anarko-sendikalist sol her ne kadar öğretmenler, hastane çalışanları ve başka mesleki konumdan olanlarla ilgiliymiş gibi gözükse de stratejik olarak ilgilendiği sınıf tarihsel bağlamı itibariyle daima sanayi çalışanları oldu.

Bunun yanında orada bir de büyük işyerlerinde örgütlenmediği takdirde potansiyel toplumsal gücü olan çalışanların bile bir sınıf olarak hareket edemeyeceği ya da bir sınıf bilincinin olmayacağı yönünde bir anlayış vardı. Kapitalizm altında çalışanların hem çalışma saati, ücretler ve işyerinin kontrolü için mücadele eden kollektif üreticiler ama aynı zamanda hem de emek gücünün satıcıları olarak birbiriyle rekabet halinde olan çalışanlar gibi ikili bir durumları söz konusuydu.

Bu durum, yirminci yüzyılın ilk yıllarında Marksistlerin ırk, yurttaşlık, milliyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi bir dizi alandaki bölünmeyi tanımlamak için kullandığı “parçalanmış çıkarlar” şeklindeki bir kullanımın da yolunu açar. Bu sebepten dolayıdır ki tarihsel ilgi en başta mücadeleci ve demokratik sendikaların oluşumu aracılığıyla işyerinin örgütlenmesi meselesine odaklanmıştır.

O halde, bilinç oluşturma ve işyerlerini örgütlemekle ilgilenen radikaller ve devrimciler açısından geç on dokuzuncu yüzyıl ve erken yirminci yüzyıl boyunca gerçekten de tartışılacaklar arasında olan bir üçüncü şey “varolan sendikalarla nasıl bir ilişki kurulacağı?” meselesiydi. Çünkü erken yirminci yüzyıldan bu yana emek hareketi, aslında patronlarla mücadele etmek yerine çoğu kez kendi üyelerinin çıkarına olacak şekilde daha çok patronlarla uzlaşmanın peşinden koşan, yukarıdan aşağıya çalışan bürokrasilerin egemen olduğu bir hareketti.

Birinci Dünya Savaşından önce devrimci sol, heryerdeydi. Bazıları, yapmamız gereken şeyin devrimci kızıl sendikalar kurmak olduğunu ve 1905’te Birleşik Devletler’de kurulan uluslararası, radikal bir emek hareketi olan anarkosendikalistlerin IWW [Industrial Workers of the World]’sinin buna bir yanıt olduğunu söyledi. Diğerleri, varolan sendikalar içinde çalışmak zorunda olduğumuzu ve bürokratik liderliğe karşı bir muhalefet oluşturmak gerektiğini ifade etti. Bu ikisinin dışında kalanlarsa bir şekilde yolunu bulup bürokratları ve sendika yetkililerini açıkça daha yenilikçi olmaya ikna edebileceğimizi söyledi.

Muhtemelen 1920’lerden bu yana, devrimci sol ağırlıklı olarak ikinci konumla [varolan sendikalar içinde muhalefet] uyum içindeydi. Çalışanların örgütlü olmayan işyerlerindeki varlığı reel bir durumdu, ve kendilerini patronlara karşı örgütlemeye ve onlarla mücadele etmeye başlamaları durumunda örgütlenme ve mücadelenin devam için bakacakları ilk yer mevcut sendikalar olacaktı. Bu yüzden, devrimciler ve radikaller bu varolan sendikalarla ilişki kurma gereği hissedecekler; çalışanlar aksi yönde hareket etmeye başladıklarında ise bu ilişkiden dışlanacaklardı.

Bu konuyla devam edersek, radikaller işyerini daha radikal kılmak ve kendi sosyalizmini örgütte varedebilmek için örgütlü emekte hangi taktikleri kullanırdı? Son birkaç yıldır emeğin yapısal koşulları değiştiğine göre siz bu değişime nasıl bakıyorsunuz? 1920’lerden bu yana farklı bir işyeri ve çalışma ilişkisi var….

Haklısınız. 1920’ler çoğunlukla vasıflı ancak sert bir düşüş de yaşayan işgücünün çok küçük bir kısmının sendikalı olduğu ve bürokrasi meselesinde solun ve sağın uzlaştığı bir dönem olması nedeniyle bugünle bazı kısmi benzerlikler taşır.

1930’lar yıllarla birlikte bu sendikaların kendilerini vareden yerlerde devrimcilerin bu sendikaların üyeleriyle bağlantılı olmalısını ve sanayi sendikacılığını tartışması gerektiğini savunan devrimciler, ağırlıklı olarak içeriye dönük bir muhalif strateji geliştirdiler. Örgütlü olmayan işyerlerinde de devrimciler, çoğunluk olmayan birlikler-sendikalar [non-majority unions] –yani acil ve ivedilikle çözülmesi gerekli sorunlarda işyeri eylemlerini örgütleyen, o işyerlerinde bu sendikaların aktivist ve örgütleyicilerinin genellikle radikaller olacağının farkına varan çalışanlar grubu- yaratmaya çalışmalıdır.

1930’ların sonu ve 40’ların başında Komünist Parti, sendikaların bürokratik ve iflas etmiş bir kurum olmaları nedeniyle devrimcilerin sadece varolan birliklerle(sendikalarla) bağlantı kurmaya değil ama aynı zamanda onları destekleyen ve ilerici olan liderler bulmaya ihtiyacı olduğunu ileri sürmeye başladı. O günden bu yana, bu görüş Birleşik Devletler’de sosyalist solun büyük çoğunluğunun emek hareketine dönük konumunu da şekillendirecekti.

Böylece, siz John Sweney’in yeni çalışanların ve göçmen gruplarının örgütlenmesiyle ilintili olan retoriğinin emek hareketinin yeniden canlanışına öncülük edeceğine inanan biri olarak Sweney’in [en büyük sendikal konfederasyon olan AFL-CIO’nun başkanlığına] seçilmesinden dolayı inanılmaz derecede coşkulu bir sosyalist olup çıkarsınız. Sonrasında birçok radikal gibi Andy Stern’in yönetimi altındaki Uluslararası Hizmet Sektörü Çalışanları Sendikası [Service Employees International Union] tarafından ortaya konan bir taslakla ilgilenebilirsiniz. Bugün tüm şehri içine alan merkezi emek konseyleri aracılığıyla yerel, ilerici sendika yetkilileriyle ilişki kurmaya çalışanlarda da benzer birşeyi görüyoruz.

grunwick

Jayaben Desai isimli grevde yer alan bir kadın işçi, 1977’deki bir grev fotoğrafı… Kaynak: theguardian

Maalesef, ilişki kurmak istedikleri, Irak’ta olan savaşta iyi bir iş çıkarmalarına ya da sağlık hizmetleri konusunda güzel şeyler önermelerine karşın, işyerlerindeki bu insanların birçoğu daha muhafazakar sendikaların patronlarla yaptıklarına benzer işbirliği politikaları yürütür.

Son otuz ya da kırk yılda Birleşik Devletler’de solun nispeten çok küçük kısmı, kendini aşağıdan mücadeleciliği yeniden inşa etmeye adadı. Bunda en başarılı olan Demokratik Nakliyeciler Sendikası idi; solun bu türden çabaları parti kurultayları gibi bir şey inşa etmeye benziyordu. Ya da, Bileşik Devletler’de sayıca çok büyük bir kısmının sendikalı olmadığı işyerlerinde Ulusal İşçi-İşveren İlişkileri Kurulu’nun [National Labor Relations Board] seçim sürecine maruz kalmaksızın ama bir sendika gibi hareket eden küçük gruplar –çokluk olmayan birlikler(sendikalar) [non-majority unions] kurmaya benziyordu.

Bu noktada örgütlü işyerlerinin oranı, 1935’te imzalanan Ulusal İşçi-İşveren İlişkileri Yasa [National Labor Relations Act]’sıyla toplu sözleşme hakkının kazanıldığı dönemin öncesinden çok daha düşüktür. Bana göre, Birleşik Devletler’de emeği sosyalist projenin önemli ya da mücadeleci bir unsuru olarak gören birçok genç var. Ancak onların argümanı, ekonomide azımsanmayacak bazı değişimlerin olduğu ve bütünlüklü bir sanayi stratejisinin artık uygulanamayacağı yönündedir. Ve “Prekarya” denilen birşeyden bahsederler; doğrusunu isterseniz bu kavramla olan tanışıklığınızı ve kavramın neden insanlara çok çekici geldiğiyle ilgili açıklamalarınızı merak ediyorum.

Çalışan sınıflar içinde yeni bir tabaka ya da sosyal sınıfın ortaya çıktığı görüşü, 1970’lerin sonu ve 80’lerin başındaki neoliberal saldırının başlarına geri döner. Bu görüş, herhangi bir sosyal kazanımı ve koruması olmaksızın hayat şartları düşük ücretlerle ve kısa süreli, geçici, yarı zamanlı işlerle belirlenmiş yeni bir sosyal grubun varlığından söz eder.

1980’lerin sonuna doğru çok az sayıda bir Fransız sosyolog, “güvencesiz” iş denilen bir şeyden bahsediyordu. İngilizce konuşulan dünyada, en sistematik bir şekilde bu argümanı tartışmaya girişen kitap, Guy Standing’in (Türkçeye 2014’de  Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf adıyla İletişim Yayınları tarafından çevirilen kitap Ç.N.) The Precariat  kitabıdır. Yazarın öne sürdüğü şey, prekarya’nın çalışan sınıflardan ayrılan, farklı bir sosyal sınıf olduğudur. Çalışan sınıfları ise sanayileşen dünyada patronların istediği zaman işe alıp kovamayacağı, yirmi ya da otuz yıl aynı patronla çalışmış, iş güvenliği olan tam zamanlı bir işte çalışan 1950 ve 60’ların sendikalı çalışan sınıfları olarak tanımlar.

Yazara göre en önemlisi güvencesizlik olmakla birlikte kısa süreli ve yarı zamanlı iş anlamına gelen prekarya, sendikalı olmayan işyerlerinde özellikle beyaz olmayanlarda ve gençler arasında çalıştırılan sayısının giderek artış gösterdiği bir sınıftır. Bir iş’ten diğerine koşmakta olan insanlar, sürekli olarak iş değiştiriyor. Şu halde Standing’in argümanı, daha radikal bir potansiyeli sahip olanın bu tabaka, yani prekarya olduğudur.

Bu kavramla olan problemim prekarya’yı ayrı, çalışanların güvencesiz olarak çalıştırıldığı bir sektör, hatta farklı bir sosyal sınıf olarak tarif etmenin empirik olarak aslında doğru olacağından emin olamamamdır. Kevin Doogan’ın New Capitalism? adında çok güzel bir kitabı var ve kitap bu güvencesizlik meselesine dikkati çekiyor.

Doogan prekarya kavramının bu kadar çok yankı bulmasının nedenini, iş ile olan ilişkisi daha da güvencesizleşen sayıları giderek artmış bir yığın insanın varlığına ya da değişik çıkarları olan farklı bir gruba bağlamaz. Bunun yerine, daha çok son otuz yıldaki yenilgilerin, neoliberalizmin yükseklişinin ve refah devletinin dağılmasının savaş sonrası döneme göre bugün işsizliğin sonuçlarının işçiler açısından çok daha şiddetli geçmesine neden olduğunu öne sürer. Gençliğim ilk yıllarında, muhtemelen yirmili yaşlara yakınım, 1970’li yıllar ilk kez radikal olmaya başladığım yıllardı ve o zamanlar postanede ya da Brooklyn tersanelerinde işi olan birçok arkadaşım vardı. Olur da siyasi eylemlerinden dolayı işlerini kaybeder ya da iş’ten kovulursa işsizlik parası alacaklarını, gıda fişlerinin verileceğini, büyük olasılıkla yoksullar için verilecek sağlık yardımından yararlanabileceğini ya da hızlı şekilde başka bir işe yeniden başlayabileceğini biliyorlardı. Ancak, neoliberal saldırının zaferini ilan ettiği günden bu yana, sosyal kazanımları olan tam zamanlı bir işi elde etmenin çok daha zor olduğunu ve genel olarak refah devletinin kazanımlarının gerilediğini ya da bittiğini gördük.

Bugün işini kaybetmenin ya da işten kovulmanın sonuçları, birkaç on yıl öncesinin sonuçlarından çok daha şiddetlidir. Tüm çalışanlar arasında gittikçe artan bu güvencesizlik hissine katkıda bulunan şey de budur aslında. Bu hissiyat, tam zamanlı işi’yle güya “ayrıcalıklı” olan çalışanların Walmart şirketinde tam zamanlı bir iş beklentisi olmayan yarı zamanlı çalışanlarla benzer bir konuma gelmesinden dolayı doğar.

İşyeri örgütlenmesindeki düşüş ve bir dizi yenilginin ardından bu durum, toplumda bir zamanlar çalışanların sahip olduğu nesnel-toplumsal gücün de yok olduğu hissinin artmasına giderek bir katkı yaptı. Sanayide çalışan sınıfın yüzdesindeki bu göreli düşüşün artık yeni bir şey olduğuna inanmak zorunda kalan sol-tandanslı birçok kişinin genel eğilim de bunu destekler. Ve kapitalizmin tarihinde, tarihsel bir değişimin yaşandığını öne sürerler.

Gerçeği söylemek gerekirse, sanayide çalıştırılmış sınıfın yüzdesinde 1880’ler ve 1890’lardan bu yana bir düşüş olmaktadır! Bu, sadece merkez ülkeleri terk eden sermayenin coğrafi hareketliliğin değil aynı zamanda makineleşmenin de bir sonucudur.

McDonald's Workers, Activists Protest McDonald's Labor Practices

2014 yılında fast-food işçilerinin ücretlerinin yükseltilmesi için yapılan bir eylemden – Foto: Andrew Burton/Getty Kaynak: msnbc.com

İşleri çok basit ve tekrarlanan faaliyetlere ayırdığımız, bazılarını çıkardığımız ya da birleştirdiğimiz ve insanların daha hızlı ve sıkı çalışmasını sağlamış olduğumuz düşük maliyetli üretimde (yalın üretim-lean production)– aşırı-bilimsel (işletme) yönetiminde, üretim artışında ya da makineleşmede çok keskin bir yükselişin olduğunu gördük. Bugün Birleşik Devletler’de son bir yüzyılda her hangi bir zamandan çok daha fazla aracın ve sadece çok daha az bir işçiyle üretilmekte olduğu bir konuma geldik. Ve sendikal örgütlenmede bu işçilerin oranı, patronların saldırıları nedeniyle oldukça düşüktür.

Bu yüzden bu güvencesizlik kavramı, endüstrisizleşme mefhumuyla birlikte yürür. Ne yazık ki, bu aynı zamanda sendika yetkililerinin de temel argümanlarıdır! Sendikal hareketin bu kadar kötü bir durumda olmasının nedeninin patronların İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumsal sözleşmeyi bozmaları, bizleri artık tam zamanlı olarak istihdam etmemeleri, bizlere hak etmiş olduklarımızı vermemeleri ve sermayelerini Çin gibi ülkelere taşımaları olduğunu söylerler. Bürokratik sendikacılığın çıkmaz sonuyla yüzleşmek yerine hala sendikanın mevcut konumunu sürdürmesi için Ulusal Emek İlişkileri Kurulu’na (NLRB)’e bel bağlarlar.

İnsanların eylemlerinde bu türden bir ortak hissi kendilerine yol göstermesi için nasıl kullanabileceği konusunda herhangi bir fikriniz var? Prekarya düşüncesine kendilerince katkıdan bulunan bu yarı zamanlı veya hizmet sektöründeki iş’lerden kimileri nasıl örgütlenecektir?

Bu kavramın en kullanışlı yolu, Lenin’s Tomb blogunda yazan ve yöneticisi de olan Richard Seymour’un yaptığını yapmak ve “bugün herkesin güvencesiz olduğunu” haykırmaktır. Sendikasızlaşma ve neoliberal saldırı bütün çalışanların şu veya bu şekilde güvencesiz koşullarla karşı karşıya olduğu anlamına gelir. Güvencesiz çalışanların mücadelelerinin bir çoğunun esnek olmayan, saati ve günü belli, iş güvenliği ve sosyal kazanımları olan iş’ler için verilen mücadeler olduğunu kabul etmekle birlikte bu durumun üstesinden gelmenin tek yolu örgütlenmek’tir.

Bu, biz radikallerin stratejik bir bakış kazanmamız gerektiği anlamına gelir. Birleşik Devletler’de en büyük perakende bayisi olan Walmart’ın nasıl örgütleneceği konusunda birçok tartışma yapıldı. Bunu yapmaya çalışan sendikaların çoğu da bu tür birşeyi mağaza mağaza yapmaya çalıştı. Doğruyu söylemek gerekirse, kendi hissiyatım tabi her ne kadar bu vazgeçilmemesi gerekli ve önemli bir şeyse de, bu mağazalarda çalışan grupların hiçbiri hatta düzenli olarak çalıştırılanlar bile işlerini yavaşlatacak ve Walmart’ı birşeyler yapmaya zorlayacak toplumsal güçleri olmadığı için stratejik olarak böyle bir şeye odaklanılmaması gerektiğidir.

terrance_tory_walmart

Walmart işletmesinde depo işçilerinin eylemi… Kaynak: http://www.ueunion.org

Beni ilgilendiren şey, çoğunluk-olmayan örgütlenmeleri en iyi şekilde gerçekleştiren birliklerden (sendikalardan) biri olan ve örgütlenme sürecinde sadece mağazalara değil ama aynı zamanda bütün ıvır-zıvırların tutulduğu ve zamanında temine dayalı stoklama sistemini sürdürmek için gönderilen yerler olan dağıtım merkezlerine de odaklanan United Electrical çalışanlarıdır.

Perakendenin nasıl örgütleneceğinin bir hal çaresini bulmaya çalışanlar, çoğu insanın bugün çalışmakta olduğu sanayiler ve tabi ki bizler otomobil, lastik, ulaşım…vb. geleneksel sanayileri yeniden örgütlemek istiyoruz. Bunu yapmak için stratejik bir şekilde düşünmeliyiz, ve genç radikaller şayet Walmart’ın nasıl örgütleneceği konusunu düşünüyorlarsa onlara önerim, bir mağazada ya da dağıtım merkezinde işe girmenin bu konuda kilit bir nokta olup olmayacağını düşünmeleridir? Sonunda küçük ve kararlı olan radikallerden oluşmuş bir grup, toplumsal gücünü daha fazla kullanabilir, şirkete kısa sürede diz çöktürebilir ve yıkıcı bir etki yaratabilir.

Bir yandan vasıfsızlaştırma, emeğin bölünmesi, çalışanların tümünü kapsayan hızla artan ve büyüyen güvencesizlik çalışan kesimleri zayıflatırken; öte yandan da bunun özellikle düşük maliyetli üretimde (yalın üretim-lean production) ve zamanında stoklama sistemindeki başka görünümlerinin de mevcut çalışanlardan oluşmuş gruplara stratejik olarak daha fazla güç verdiğini görüyoruz.

Eğer insanlar Walmart’ı örgütleme konusunda gerçekten ciddiyseler, bu dağıtım noktalarının faaliyetlerini durdurabilirlerse şayet, sadece tek bir mağazayı değil düzinelerce mağazanın işlerini durduracakları için bu dağıtım noktalarına odaklanan UE [United Electrical] örneğini izlemelidir. Bu noktada, mesela otomobil açısından onun belirli parçalarının kilit tedarikçileri olanlar göz önüne getirilebilir ya da ulaşımda taşıma ağını oluşturan parçalara bir göz atılabilir.

Kapitalizmde işgücünün, doğal olarak kısmen bu türden bir güvencesizlik durumuna karşı direniş göstereceğini söylüyor olduğunuzda fark eden ne olacak? Güvencesizlik farklı bir kategori veya aşama değil, ve o bir yönüyle de güvencesizliğe karşı mücadele eden ve insan yaşamının merkezine düzenliliği koyan sıradan çalışanların bilinçli örgütlenmesidir.

Tam olarak öyle evet. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce çalışanların koşullarına bir göz atarsanız şayet bu 1890’lı yıllarda çalışan sınıfın büyük bir kesiminin aklımızın sınırlarını zorlayan güvencesiz bir hayat sürdüğünü göreceksiniz. Viktorya İngiltere’sinde işçi aristokrasisi denilen, vasıflı olarak çalışmakta olanlar üzerine bir araştırma yaptım. Bunların çoğu yılın altı ayı çalışırlar, uzun işsizlik nobetlerine maruz bırakılırlar ve şayet işten çıkarılırlarsa evlerini de kaybederlerdi. Düzenli ve tam zamanlı iş olarak düşündüğümüz çalışan sınıf, oldukça önemsiz bir kısmı oluşturur ancak çoğunun böyle olmadığını görürüz.

Birçok insanın bugün “norm” olarak kabul ettiği şey aslında kendine özgü tarihsel bir durumdur. 1940’lı yıllardan 70’lerin ilk yıllarına kadar olan dönem sanayi ülkelerinde çalışan sınıflar için çok istisnai bir dönemdi. 1930’ lu ve 40’lı yıllarda çalışanlar, büyük bir siyasi tehdit olmaya başlamıştı ve sermayeyi de bellibaşlı reformları yapmaya zorluyordu. Daha önceden olduğu gibi bir kere daha rekabet baskısı ve karlılık hırsı, sermayeyi farklı bir pozisyon almaya itiyordu ve herhangi bir direnişle de karşılaşmıyordu. Böylesi bir durumda sanki 1880’li ve 90’lı yıllara geri dönüyor gibiydik.

Sendikaların emeğe dönük reformların başarıya ulaşması için yerel hükümetlere ya da devlet aygıtlarına baskı yapan yaklaşımından biraz bahsebilir misiniz? Orada işyerinin çok küçük olduğu ya da yeteri kadar gücü olmadığı ve bu yüzden reformların ancak hükümet kanalıyla yapılacağı yönünde bir fikir var. Devlet aygıtlarıyla karşıtlık içinde sermayeye baskı yapma gibi bu türden bir ayrımı sizin de yapıp yapmayacağınızı merak ediyorum doğrusu?

Emeğin standartlarını daha fazla iyileştirme amacıyla yerel hükümetlere baskı yapmanın bana kalırsa örgütleme araçları reperturlarından yalnızca biri olduğunu söyleyerek işe başlamalıyım. Kendi aralarında birbirlerine daha kolay ulaşmak amacıyla örgütlenen çalışanlar için bu bir yoldur.

Ancak, Amerikalı sendika yetkilerinin, özellikle de Uluslararası Birleşik Gıda ve Çalışanları Sendikası [United Food and Commercial Workers] ile Uluslararası Hizmet Sektörü Çalışanları Sendikası[Service Employees International Union]’nın bunu işyerinde örgütlemenin bir ikamesiymiş gibi kullanmış olmaları bir sorun teşkil eder. İşyerinde çok zayıfız ve dolayısıyla da hükümeti düzenleme yapmaya ve adım atamaya zorlayacağız görüşüyle de bu son derece uyuşur. Sendika yetkililerinin dünya görüşlerinin ayrılmaz bir parçasıdır bu. “Bize yerimizden kalkmamamız ya da fabrikaları işgal etmememiz gerektiğini ve işçi heyetlerine güvenebileceğimizi” söylerler.

SWU2

Hzimet sektörü işçilerinin bir eyleminden, 2009… Kaynak: http://www.labornotes.org

Çalışanlar kendi toplumsal güçlerini kullanmadıkça hükümet yetkililerinin “topluluk [community] içinde meslek edindiren ya da kampanyalarını finansal olarak destekleyen insanlara karşı gelmeleri gerektiğinin hiçbir nedeni olmayacağı bir gerçektir. Çalışanların işyerlerinde bu türden bir toplum gücü olmadıkça hükümetin düzenleme yapmasını amaçlayan bu türden kampanyaların başarı ulaşma şansı son derece sınırlıdır.

İşyerinde planlanmış bir eylemle birlikte yürütülmeyen asgari-ücret kampanyalarının bir çoğuna bakarsanız, orada bu kampanyaların ya başarısız olduğu ya da yasaların son derece sınırlı veya tek kelimeyle zorlanamaz olduğu görülecektir.

Sol’da devletle yapılmış olan bu işbirliğine güven duymanın son derece problemli olduğuna dair bir hayli eleştiri bulunmaktadır. Bunlar, Taft-Hartley ve NLRB [Ulusal İşçi-İşveren İlişkileri Kurulu]’i reel bir durumu başarıya ulaştırmanın imkansızlaşması olarak görürler. Tarzları, IWW [Industrial Workers of the World]’e ve planlanmış illegalizme daha yakındır. Konumunuz daha çok orada arada bir yerde ve genel hatlarıyla bunu ortaya koymanızı istesem nasıl tarif edersiniz onu? İnsanların “bunun bize karşı nasıl kurulmuş bir şey olduğuna bir bakar mısınız, öyleyse her şeyin canı cehenneme” demesi de tamamen anlaşılabilir bir şey olsa gerek.

Genel itibariyle, bunun yerinde bir tepki olduğu söylenebilir. Ancak, bu fiili bir stratejinin yerini alamaz. Ayrıca bu tepki, küçük parçalara ayrılmış işyerlerinde sermaye ile uğraşacak yeterli gücümüzün olduğu düşüncesine bizi geri götüreceği için temel bir problemdir de. Ancak, böyle bir şey işyerleri arasındaki eylemleri nasıl koordine edeceğiniz meselesine de kapı aralar.

1980’lerin o yıllarında Wobblies [IWW’nin kısaca adlandırılmış hali]’den bazıları, İspanyalı bazı liman işçilerinin çok güçlü bir örgütlenmesi olduğu ancak sendikalist etkilerinden dolayı ülke çapında bir toplu sözleşme gerçekleştirmediklerine işaret etmişlerdi –Bir limandan diğerine taşınmakla tehdit eden- patronların saldırgan tutumları, mücadele eden liman işçilerinden bir grubu diğeriyle karşı karşıya getirmeleri ve onları daha düşük ücretlere ve içi boşaltılmış çalışma kurallarına ikna etmeleri bir sorun oluşturmaya başlamıştı.

O halde, soru demokratik ve aşağıdan yukarıya oluşturulmuş bir koordinasyon ve güçlü bir şekilde örgütlenmiş işyerleri arasında bir ara-birimi nasıl kuracağımız ile tarihsel olarak çalışanların kazanmış olduğu haklar her ne olursa olsun bu hakları hukuki zeminde daha ileriye götürmek için onları nasıl kullanacağımız olmalıdır?

Emek hareketinin daha iyi nasıl olacağıyla yakından ilgilenen herkesin okuması gereken ve Joe Burns tarafından kaleme alınan Reviving the Strike isminde oldukça güzel bir kitap var. Yazar kitapta 1950’li ve 60’lı yılların hareketli zamanlarında İşçi-İşveren İlişkileri’nin iş hayatına nasıl yansıdığını ve bu ilişkilerin çerçevesini bir denge gözeterek çok iyi bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak, bu hareketli yılların ardından patronların daha saldırgan bir tutum sergiledikleri ve çalışanların sendikalarda mücadele etmesine daha fazla sınırlamaların getirildiği görülür.

Hemen şimdi NLRB [Ulusal İşçi-İşveren İlişkileri Kurulu] göz ardı edilsin demiyorum, ama daha sistematik bir şekilde mevcut yasaya karşı koymaya hazır olunması, grevlerin genişletilmesi ve yaygınlaştırılması, yasal olmayan yollara başvurulması ve hukuki sınırlandırmaların ötesine geçilmesi gerektiğini söylüyorum.

Bu kitapta aynı zamanda çoğunluk-olmayanların [non-majority] eylemlerinden bahsedilir. Benzer sanayi kollarında çalışan başka gruplarla bağlantılı, belirli sorunlar etrafından örgütlenen ve bir sendika gibi hareket eden gruplar oluşturmalıyız. Ancak patronların bunları tanıması için ne tür baskılar yapacağız? Burada bana kalırsa temel soru, aşağıdan gelen baskıyı ve sürmekte olan iktidarı nasıl dengeleriz ve sonrasında NLRB’nin seçimlerine nasıl katılırız, olur. Emeğin solu, “NLRB seçimlerini kazanmak için sadece bir strateji ortaya koymak yeterlidir” diyenler ile “bütün bunların canı cehenneme, artık bireysel olarak örgütlenmeliyiz” diyenler şeklinde kutuplaştırıldığı için ona tekrardan geri dönme gereği hissedecektir.

Prekarya kavramını çok çekici bulan insanlara nasıl bir yanıt verirsiniz? Bir kategori olarak prekarya’nın belki de ortaya çıkarmış olduklarından çok daha fazlasını neden gizlemiş olduğu ve çalışan sınıfların bir bütün olarak genel bir belirsizlik ve güvencesizlik hissine yol açabilecek güvensizlikten çok daha fazlasını neden deneyimlediği konusunda burada bir çok inandırıcı argüman ortaya koydunuz. Hizmet sektörü ya da perakendecilik gibi konumları geride bırakabilecek olanlara veya ilgilenmeyenlere nasıl devam etmeleri gerektiği konusunda ne söylersiniz?

Bana kalırsa en başta artık hepimizin güvencesiz olduğu argümanına geri dönülmelidir, derim. Ama aynı zamanda bulunduğumuz yerde bir örgütlenme deneyimi yaşamamız gerektiğini de düşünüyorum. Hiç kimse kalkıp da bize daha önce sınırlamalar konusunda “böyle böyle demiştim” gibi laflar etmemelidir. Aksine, “bulunduğumuz işyerinde gücümüzün ne olduğuna?” bir bakmalı ve onu deneyimlemeliyiz. “Bu deneyimle potansiyellerimizi ve sınırlarımızı geliştirebilir miyiz?” ona bir bakmalıyız.

Bu söylediğim şey, Walmart, ya da büyük mağazalar, ev-içi sağlık hizmeti yardımcıları ve sendikasız hastane çalışanları vb. gruplar nasıl örgütlenecek gibi süregiden bir tartışmanın da parçasıdır.

İşyerlerini örgütlemeyi düşünen bir grup insan olursa şayet, onlara bunun bir zaman kaybı olduğunu söyleyecek olan son kişilerdenimdir. Bu, kötü bir ün kazanmış ve bunu da hak etmiş olan aşırı-sol muhafazakârlığın bir türüdür.

Yazı-görüşme JacobinMag internet sitesindeki orjinalinden, Charlie Post’un izniyle Özgür Olgun Erden tarafından halkci.org için çevrilmiştir. Yazıda ana görsel olarak kullanılan fotoğraf JacobinMag internet sitesinden alınmıştır.

Yazar Hakkında

Charlie Post