21. Yüzyıl, Radikal Halkçılık ve CHP Üzerine Notlar

Protesters wearing Guy Fawkes masks wave Turkish national flags bearing a picture of Turkey's founding father Ataturk during a demonstration at Taksim Square in Istanbul
facebooktwittergoogle_plusmail

M. Berkay Aydın – Politikyol.com  (01 Haziran 2016) 

 

Solun veya sosyal demokrasinin krizi veya geleceği üzerine uzun yıllardır hatırı sayılır tartışmalar, çok geniş kitlelerin gündelik ilgi alanlarına girmese de, sürüp gidiyor. Bu tartışmalar sadece Türkiye’ye özgü değil elbette. Türkiye’deki olağanüstü kabul edilebilecek siyasal süreçler bir yana bırakılırsa, tartışma dünyanın genelinin tartışması… Bu tartışmalara dünya çapındaki siyasal gelişme, toplumsal gerilimler ve arayışlar çerçevesinde bakabilmek, yeni dönemin politik zeminini ve olası gelişmelerini anlamak adına çok önemli bir nokta…

Yeni Yüzyılda Yeni Arayış

Birçok tarih, iktisat tarihi ve sosyal bilim çalışmasında sıklıkla geçen bir dönemlendirme vardır: Victorian Dönem… Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü döneme işaret eden 1830’lardan yüzyıl sonuna kadar geçen dönem bu şekilde özetlenir. Koca bir 19. yüzyıldır tasvir edilmek istenen. İnanılmaz değişim ve dönüşüm süreçleri yanında büyük siyasal arayışların, sentezlerin, çatışmaların yoğun olduğu bir dönemin tasviridir bir açıdan. Neresinden bakılırsa bakılsın, koca bir yüzyıl… Hemen öncesindeki 18. yüzyıldan gelen miras ve halefi 20. yüzyılın zeminini hazırlayan 19. yüzyıl… Bu hareketli yüzyılda Komünist Manifesto da bulunur, Paris Komünü de, Rus Narodnikleri de, İtalya’nın birleşmesi de, günümüzde yaşayan sporların kökleri de bu yüzyılda bulunur. Osmanlı topraklarında meşhur düzenleyici ‘fermanlar’ da, Meşrutiyet de yine bu yüzyıldadır.

Sosyal demokrasinin, sosyalizmin bildiğimiz modern çağlardaki kökleri bu yüzyıla dayandırılır. Kapitalizmin ‘katı olan her şeyi buharlaştıran’ hızı ve baş döndürücü değişim sürecinde geniş kitlelerin adalet ve eşitlik şiarından köklenen farklı siyasal hareketlerin doğumunda, aynı politik atmosferden beslenmeleri sebebiyle, çıkış noktaları itibariyle parallelikler görülebilir. Örneğin daha eşit, adil ve geniş kitleler açısından daha özgür bir dünya için ‘sebepleri’ aynı olan, çıktı ve önerileri yüzyıl içinde şekillenecek olan bir genel atmosfer dikkat çekiyordu. Arayışlar zaman içerisinde farklı siyasal konumlanmaları ve görece netleşen farklılaşmaları da getirecekti. Sosyal demokrasinin kökleri, Avrupa temelinde neresinden bakılırsa bakılsın bu köklerden geliyordu. Buna karşın ‘sosyal demokrasi’ kullanım anlamında 20. yüzyılda kapitalizm içerisinde ‘denge’ ve Batı’daki refah döneminin siyasal pozisyonu olarak daha fazla anıldı. Göreli ve esasında ‘istisnai’ uzlaşma döneminden geriye ‘sosyal demokrasi’ tanımlaması miras olarak kalıyordu. Oysa günümüzdeki yaygın kabul gören içeriği dışında Rusya’da ‘sosyalist’ devrimi gerçekleştiren parti de isminde ‘sosyal demokrat’ı taşıyan bir partiydi. Siyasal tanımlar döneme ve tarihsel koşullara göre farklı anlamlara kavuşabilir.

victorian workers

Günümüzde açık olan bir şey varsa o da ‘solun’ krizi, Batı merkezli tarihsel anlatıda tanımlanan ‘merkez’ rolünün krizidir. Politik olarak ‘merkez’ konum da dönemsel olarak belirlenir. Sabitlediğiniz takdirde bir anlamda tarih-dışı bir rol de ortaya çıkar. Yalnızca tanımlanmış ‘siyasal kimliklere’ değil, toplumsal ve ekonomik gerçeklere göre politik konumların ya da pozisyonların belirlenmesi daha akılcı bir yoldur. Bu açıdan zaten Batı-dışı toplumlarda özgün tanımlar ve gelişmeleri tarih yazar. Örneğin ‘halkçı’ devrimler gibi… D.L. Raby’nin tartıştığı şekilde Küba’daki devrimi, Venezuela’yı veya Nikaragua mirasını sadece ortodoks Marsist terminoloji veya ‘liberal’ bir bakış açısıyla ele alırsanız ciddi yanılgılara düşmeniz kaçınılmaz olur. Biz Batı örneğini temel aldığımızda özellikle son beş yıllık politik tarihte çok önemli gelişmeler görüyoruz. Yunanistan’da aslında ‘geçersiz bir merkezde’ ısrar eden Pasok’un artık politik erime örneği olarak siyasal bilim literatürüne girişi, ‘radikal arayış’ Podemos’un İspanya’da kalıplaşmış ikili siyasal sistemi parçalaması, İngiltere İşçi Partisi’nde yıllarca ‘marjinal’ olarak tanımlanan bir ‘sol’ figürün tüm tahminleri alt-üst edip partinin başına geçmesi, ABD’de Sanders gibi ülke koşullarına göre oldukça ‘emek/emekçi vurgulu, sosyal adaletçi’ bir ismin başkan adaylığı sürecindeki başarısı… Örnekler çoğaltılabilir… Bunun yanında akademik düzeyde ve partilerin politika önerileri anlamında ‘radikalleşen’ çerçeveler… Elbette her ülkenin kendi özgün koşullarıyla açıklanabilecek birçok özel durumu da barındıran bu örneklerin ortak noktaları nelerdir? Öncelikle 21. yüzyıl başında güvencesizlikle, dizginlenemez bir sermaye hareketliliği yanında sürekli ‘asgariye’ mahkum edilmiş milyonların yaşamıyla özetlenebilecek bir manzarayı iyi çizmek gerekiyor. Merkez ülkelerde ‘% 99′ sloganıyla beliren hareketler, işgal hareketleri ve benzerleri belki de yeni bir dönemin ilk işaret fişekleri. 20. yüzyıl tipi emek örgütlenmelerinin çok da kapsayamadığı milyonların güvencesiz yaşamlarında artan ‘alt-kimlik’ tartışmaları aklımıza gelen ilk noktalardan birisi. Kimi düşünürler günümüzde işçi sınıfındaki ciddi yapısal değişimlerinin yeni bir ‘sınıf’ tartışmasını açacak kadar ileri gittiğini belirtiyorlar… Haliyle de ister kendiliğinden ister görece planlı olsun ‘arayışlar’ yeni bir siyasal ortamı yaratıyor.

 OccupyWallSt99

Öncelikle bir konuda net bir özetleme yapılabilir. Blair’le anılan sosyal demokrasiyi ‘kapitalizm’ içerisine hapseden, siyasal tanımın özündeki milyonlar için adalet arayışını biraz dışarıya koyan bir anlayış artık ya alternatif olarak ciddiye alınmıyor ya da ‘çok eski’… Sanırım bu artık keyifle söylenebilir… Bugün sermaye çevrelerinden kimi isimlerin bile ‘yeni eşitlik’ tartışmaları yapması, sistemin meşruiyet arayışını vurgulamaları boşuna değil. Üçüncü Yol olarak tanımlanan, Giddens gibi isimlerin kuramsal öncülüğünü yaptığı, teorik çerçevede esasen ‘orta sınıfları’ görmesi gereken bir ‘sol’dan, kapitalizme uyum sağlaması gereken bir soldan keyifle bahsediliyordu. Oysa bugün o ‘orta sınıf’ olarak tanımlanan katmanlar günümüzün kapitalizmin gittikçe güvencesizleşen yaşamlarıyla geniş bir ‘mutsuzlar’ kategorisinde… Milyonlar bugün dünyada çok küçük bir azınlığın küresel tüketim şovlarını izlerken, bir yandan da daha ‘olumsuz koşullarda’ eşitlenen milyonların yaşamını deneyimliyorlar… Üstelik 20. yüzyıldaki gelişkin sendikal ağların, dünya çapındaki siyasal dengenin olanaklarından yoksun olarak… Eski orta sınıfların çocukları bugün küresel firmaların şubelerinde veya onlara iş yapan şirketlerde ‘asgari yaşam koşullarında’ çalışırken, bir yandan da gelecek için hayaller kuruyorlar… Burada üzerinde düşünülmesi gereken ve işi biraz daha zorlaştıracak olan nokta ‘geçmişin eşitlikçi politika ve söylemlerinin’ bugünü ne kadar kavrayacağı… Evet bir açıdan refleksif olarak kimi toplumsal zeminlerde karşılık bulsa da aslında ‘geçmişin’ söylemi ve politika önerisiyle çok büyük işler yapma şansı da fazla değil. Bugün ‘toprak işleyenin, su kullananın’ denildiğinde alt metninde yatan eşitlikçi, halkçı ‘ruhun’ bir yere kadar karşılığı olsa da, tarımsal üretimle uğraşanların Türkiye nüfusunun %20sine azalan oranı bu söylemin sınırlarını da belirler. Üstelik o bahsedilen yüzdelik dilimin içerisinde ‘gençlerin’ oranı da geçmişe göre oldukça düşük çıkar… Burada esas üzerinde durulması gereken nokta geçmişten devralınacak olan ‘ruh’ ve ‘öz’dür. Halkçılık bu açıdan günümüz için bu ruha referans verir…

Türkiye Koşulları, CHP ve Radikal Halkçılık

Öncelikle belirtmek gerekir ki, siyasal alanda sadece ‘programlar’ veya siyasal kavramların ansiklopedik tanımlamaları mücadele etmez. Dönemin ruhu ve kitleler nazarında kavramların içerikleri farklı şekillerde doldurulabilir. ‘Halkçılık’ veya ‘halkçı’ kavramları bu açıdan Türkiye solunun tarihsel mirasında kendi etki alanının dışında da görece pozitif içeriğe sahip olan kavramlardır. Günümüzde siyasal kamplaşmanın netleştiği, aslında siyasetin alanının sınırlandığı bir zaman diliminde bile, solun etki alanı dışındaki kitleler açısından ‘halkçı’ ifadesinin içeriği daha pozitif tanımlamalarla doldurulur. ‘Garibanı düşünen’, ‘halktan yana’, ‘insanı hor görmeyen’, ‘eşitlikçi’, ‘insanların koşullarını umursayan’, ‘sosyal adaletçi’ vs. tanımlamalar çevrenizdeki insanlarla yapacağınız görüşmelerden belki de ilk not alacaklarınız olacaktır.

Bunun yanında Türkiye’de solun ana zeminini tutan CHP’nin tarihsel süreçleri açısından da ‘kavram’ oldukça ciddi güçlü bir geçmişe sahiptir. Partinin sembolündeki oklardan birisini de oluşturan ‘halkçılık’, dönemsel olarak farklı anlamlara da bürünebilmişti. İlk dönem kurucu halkçılıktan veya Ecevit dönemi ülke koşullarına dayanan dönemin ‘sosyal demokrat’ Batı’sından da etkilenen ama özgün ‘demokratik sol’ kavramsallaştırmasında bulunan halkçılıklardan son dönem kimi değerli çağrı ve tartışmalarda bahsedildi. Tarihsel süreç içerisinde solun mirasında SHP dönemi geniş kitlelerin kentsel yaşama tutunmalarında önemli bir araç olan ‘kimlik’ temelli halkçı yaklaşımlar da dönemsel zorlamaların ürünüydü… Örnekler genişletilebilir…

chp miting

Burada atlanmaması gereken önemli nokta CHP’nin tarihsel kodlarında ve temelindeki ‘radikal’, ‘iddialı’ çağrıların da aslında tabanda önemli bir motivasyon kaynağı olabilmesi… Batı sosyal demokrat partilerinin kökenleri işçi sınıfının, emekçi sınıfların temsil araçları olmak gibi bir özelliğe sahipken, Türkiye’deki örnekte CHP gibi bir partinin köklerinin farklı bir yanının olması, kimi düşünürün sıkıntılı bir biçimde belirttiği şekliyle, ‘sorunlu’ bir durum değildir bana kalırsa. Kimi ‘kitabi’ yaklaşımlarda, örneğin Türkiye’de CHP’nin tarihsel sürecinin özgünlüğü problem olarak sunularak alternatif farklı tartışmalara girilir. Oysa CHP gibi bir partinin tarihsel mirası ve tabanı açısından ‘iddialı’ ve ‘radikal’ çıkışlar oldukça meşrudur. Batı sosyal demokrat partilerinin ‘ideal olarak tanımlanan refah dönemi’ sürecindeki pozisyonlarının krizi, bir başka açıdan çok daha sıkıntılı olarak tariflenebilir. Bu siyasal oluşumlar başından beri tarihsel aktörler olarak ‘devrim’ mi yoksa ‘evrim’ mi tartışmasında çok daha net politik konumlar alabilmişlerdir. Almanya’da sosyal demokrasinin serüveninde, kurucularının toplumsal hayali olan eşit toplum, adım adım kapitalizmin tarihe karışmasıyla sonuçlanacaktı. Oysa CHP kuruluşundan gelişimine kadar özgün toplumsal kurgulara, sıçramalara ve iddiaya görece daha açık bir arka-plana sahiptir.

Günümüzün küreselleşen dünyası Kuzey’e (veya Batı’ya) aynı zamanda Güney’in (veya Doğu’nun) realitesini de öğretiyor. Kimi Güneyli düşünürler ‘güvencesizlik’ tartışmasının küresel gelişiminde de Kuzey-merkezli bir yaklaşımın belirleyici olduğunu belirtirlerken şunu hatırlatıyorlar: zaten azgelişmiş ülkelerde eskiden beri nüfusun büyük çoğunluğu güvencesizdi… Bu durumun ‘yeni’liğini tartışan kimi düşünürler, azgelişmiş dünyada siyasal tarihteki kimi toplumsal mücadele örneklerini ve ‘halkçılığı’ da hatırlatıyorlar. % 99 kavramı etrafında yürüyen Batı’daki (Kuzey’deki) geniş toplumsal zemin bir açıdan uzun yıllardır azgelişmiş ülkelerdeki ‘halkçılık’ benzeri bir politik zemin belki de… Yaşadığımız dünya, egemen 300-500 şirketin ihtiraslarını, kapitalizmin pervasızlığını bugün çok daha ortak yaşıyorlar. Diğer yandan Kuzey (veya Batı) işçi sınıfının aslında ‘emperyalizmin’ suç ortağı olduğunu savunan eski tip Üçüncü Dünyacılık da merkez ülkelerdeki işsizlik, ‘asgari koşullarda’ ortaklaşma, güvencesiz milyonlarla çok daha geçersiz hale geliyor.

gezi_160503100534

Günümüz koşulları özgün deneyim ve politik iddialara oldukça açık durumda. Eski tip, teknokratik, kapitalizmi – piyasaları tartışmaya açmayacak ve sosyal demokrat iddiası olan ‘dengeli’, ‘çok gerçekçi’ yaklaşımların, ya da oldukça iyi niyetli de olsa ‘ah o eski yılların söylemleri’ diyen bakışların günümüz dünyasında milyonların krizine ‘heyecanlı’ bir alternatif yaratması pek mümkün gözükmüyor. Bugün siyasal alandaki değerlendirmeler merkez sağ mirası, sol kesimler vs. gibi geçmişi sabitleyen çerçevelerden değil; toplumsal güncel gerilim ve ‘düş’ ihtiyaçlarından kurgulanabilmeli. Günümüz, 1960’ların Batı Avrupa’sındaki zorunluluklardan dizginlenmiş kapitalizmini yaşamıyor. Dizginlerinden boşalmış, eşitsizliği artıran, çevreyi yıkan döken, insan hayatlarını ‘paraya’ tahvil eden kapitalizmin karşısında bugün, milyonların heyecanını yakalayacak ‘ruhu’ olan ‘arayışlar’ gerekiyor. Bu açıdan dizginlenemez kapitalizme ‘radikal halkçı’ bir duruştan karşı çıkışlar esasında küresel bir realite… Hele Türkiye gibi, AKP iktidarının ülkeyi farklı bir sürece soktuğu ve içinden çıkılamaz gibi gelen siyasal denklemlerin olduğu bir coğrafyada, radikal halkçı arayışlara olan ihtiyaç çok daha yakıcı görünüyor. CHP, son seçim programında programatik açıdan asgari ücret tartışmasıyla, yeniden kamu yatırımlarıyla, kredi kartı borçlarının silinmesi gibi gündemlerle bu tartışmalara bir giriş yaptı… Belki önümüzdeki dönemde ‘işsizlik sigortasının’ genişletilmiş halinden ‘yurttaşlık geliri’ne varacak tartışmalar da göreceğiz… On sene önce aynı tartışmaların yapılması ‘gerçekçi’ bile bulunmayabilirdi. Hatta bugün kimi teknokratlar dahi karşı çıkabilir. Üstelik bu tip çıkışların CHP tabanında ayrı bir coşkuyla karşılanması da ciddi bir avantaj. Çünkü kendi ‘kahraman’ anlatısı ‘halkı için hayatını adayabilecek olanlar’ olan bir siyasal parti zemini ‘radikal’ bir çıkışa varoluşu itibariyle oldukça açıktır.

Protesters wearing Guy Fawkes masks wave Turkish national flags bearing a picture of Turkey's founding father Ataturk during a demonstration at Taksim Square in Istanbul

Günümüz ihtiyacı olan ‘radikal halkçılık’, aynen 19. yüzyıldaki gibi, eşitlik ve adalet arayışlarını dikkate alan bir çerçevede düşünülebilir. ‘Daha iyi yaşamak isteyenlerin’, ‘tatminsizlerin’, ‘mutsuzların’, ‘umutsuzların’, ‘ezilenlerin’ zihnine ve duygularına etki edebilecek siyaset bugün bu kitlelerin ‘sesi’ olmak için, deli gömleği giydirilmiş gibi sabitlenmiş ‘gerçekçiliğin’ sınırlarını zorlayabilmeli… Bunun gerçekleşmesi ayrı bir durum ama sıçratıcı bir siyasal ‘duygu’ her zaman ‘gerçekler’ zorlanarak yaratılabilir. Çoğu zaman krizler inanılmaz fırsatlara gebedir. AKP Türkiye’sindeki ağırlaştırılmış ‘kriz’ koşullarına bu açıdan bakmak sadece mantıki moral sağlama amacının ötesinde, arayışların zorunluluğunu bir daha hatırlatır… Gezi’nin yıldönümünde ‘gerçekliğin’ sınırlarının zorlanmasını düşünmek abesle iştigal olmasa gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu yeni çıkışın bir ayağı doğrudan ‘politika’ ve söylemsel arayışlar olmakla beraber inşa edilmesi gereken ‘duygu’ boyutudur. Bu açıdan Türkiye’de solun tarihsel mirası dünyadaki güncel politik eğilimlerle çok etkili bir sentez şansına sahiptir. Gezi alanlarında Mustafa Kemal’le Guy Fawkes maskeleri kendiliğinden en temel iki sembol haline geldiyse, bu durumu analiz etmek ve bu radikal siyaset ihtiyacının gerekliliklerini çok boyutlu olarak ele almak durumundayız. Adaletsizliğe karşı küresel bir sembol olan ‘maske’ ve Mustafa Kemal’in mirası birbirlerine yabancı da durmadılar. Radikal halkçı siyaset açısından Türkiye toplumsal ve siyasal mirası, küresel anlamda ilginç bir örnek yaratma potansiyeline sahip gözüküyor…

‘Radikal halkçılık’ aslında her durumdan önce ‘bu düzen değişmelidir’ şiarının adresini ve duygusunu inşa etmek durumunda. Hem tarihsel miras hem de dünya koşulları bu arayışa oldukça uygun gözüküyor.

Yazı politikyol.com sitesinin ‘halkçılık’ tartışma dosyasına katkı olarak hazırlanmıştır. Yazı ilk olarak politikyol.com sitesinde yayınlanmıştır. Yazıda kullanılan görseller için pinterest.com , birgun.net, parikiaki.com, occupy.com sitelerinden ve yine politikyol.com sitesinden yararlanılmıştır.